BTİOYO Forumu


Efsane BTİOYO'nun en yeni ve en iyi forum sitesi!!!
 
AnasayfaTakvimSSSAramaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Dünya'daki Türk Toplulukları

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:24 pm

Afganistan Türkleri

Nüfusları 1.800.000 civarında olup yaşadıkları şehirler*
Farab* Belh* Samangan* Kunduz* Tahhar ve Bedahşan'dır. Bunlar Özbekler*
Türkmenler* Kazaklar ve Kırgızlar olarak alt gruplara ayrılmış olup
sürekli bir iç savaşın yaşandığı ülkede durumları belirsizdir. Ancak
Özbek General Raşid Dostum komutasındaki Özbekler* Taliban vb. gruplara
karşı mücadele vermektedirler.

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Afganistan'da Türk dilini konuşanlar genel nüfusun % 10'unu kapsarlar.
Türkçe burada üçüncü sırada dil grubudur. Afganistan'da sağlıklı bir
nüfus sayımı yapılamadığı için verilen değerler tahminidir.
Afganistan'daki Türk grupları şunlardır;

Özbekler: Afganistan'da* Farab* Belh* Mezar-ı Şerif* Samangan ve
Kunduz'da yaşamaktadırlar. Sayıları 1 ile 1.5 milyonu bulduğu
sanılmaktadır. Çiftçilikle ve hayvancılıkla uğraşırlar.

Türkmenler: Ülkenin Kuzeybatısında yaşarlar. Tahmini sayıları
200 bin civarındadır. Bunlar Teke* Şalar* Sarık* Çekra* Mavrı* Tarık
aşiretleridir. Genellikle göçer vaziyette yaşamaktadırlar.

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Kırgızlar: Afganistan'ın kuzeybatısında Tahhar ve Bedahşan
bölgelerine yerleşmişlerdir. Sayıları 90 bin civarındadır. Büyük
çoğunluğu hayatlarını göçebe olarak sürdürmektedirler.
Kazaklar : Sayıları azdır. Tamamı göçebe olarak yaşarlar. Çin
bölgesinden göçebe olarak geldikleri zannedilmektedir.Afganistan'da
Türk dili konuşanların okuma-yazma oranları çok düşüktür. Ekonomileri
pamuk ve şeker pancarına dayanmaktadır. Ayrıca hayvancılık önemli bir
yer tutar. Karakul koyunu ve el halıcılığı revaçtadır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:25 pm

Ahıska Türkleri
1578 yılından 1828 Rus işgaline kadar Anadolu'dan bölgeye
yerleştirilen ve Anadolu Türklüğü'nün ayrılmaz bir parçası olan Ahıska
Türkleri'nin asıl vatanı bugünkü Gürcistan Cumhuriyeti'nin toprakları
içinde kalan ve Türkiye ile komşu olan Ahıska* Ahılkelek* Aspinza*
Adıgen ve Bogdanovka vilayetleridir. Buraya yerleşen Türkler'e Ahıska
Türkleri denmesinin sebebi ise bu vilayetleri içine alan bölgenin
coğrafi isminin Ahıska olmasından ileri gelmektedir.


Son 70 yılda 3 defa sürgüne uğrayan ve 1944 yılında kanlı diktatör
Stalin'in hışmına uğrayan ve sürgüne tabi tutulan bir Türk grubu da
Ahıska Türkleri'dir. Ahıska Türkleri bu kanlı sürgünde SSCB'nin birçok
bölgelerine dağıtılmışlar ve binlerce şehit vermişlerdir.
Ahıska Türkleri bugün 13 Cumhuriyetin 264 değişik bölgelerinde
yaşamaktadırlar. Rusya Federasyonunu 28 yerleşim biriminde 70 bin*
Kazakistan'da 145 bin* Azerbaycan'da 106 bin* Kırgızistan'da 57 bin*
Özbekistan'da 30 bin* Ukrayna'da 18 bin* Türkiye'de 200 bin* çeşitli
ülkelerde 3000 olmak üzere 629 bin Ahıska Türkü yaşamaktadır.. Bunların
sosyal* kültürel ve eğitimle ilgili pek çok problemleri mevcuttur.

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Bulundukları ülkelerde oluşturdukları kültür merkezlerinde Ahıskalılar
kimliklerini koruma mücadelesi vermektedirler.Özbekistan* Kazakistan ve
Kırgızistan'da Ahıska Türklerinin kurduğu çok sayıda Türk Kültür
Merkezinde bu çaba gösterilmektedir.Özbekistan'da bulunan Ahıskalılara
ait kültür merkezi* Özbekistan Medeniyet Vakfı bünyesinde 1992 yılı
başında "Türk Medeniyet Merkezi" adı ile kurulmuştur. Merkezin başında
Dr. Ömer Salman bulunmaktadır. Kazakistan Ahıska Kültür Merkezi 1991
yılında Dr. Tevfik Kurdayev Haşimoğlu tarafından Almatı'da kurulmuştur.
Merkezde Türkçe* din bilgisi gibi dersler verilmektedir. Ayrıca merkez*
Türkiye'den Kazakistan'a giden Türk vatandaşlarına da kapılarını
açmaktadırlar.Kırgızistan'da bulunan Ahıska Türkleri tarafından 1991
yılında kurulan Türk Medeniyet Merkezi'nin başında eski milletvekili
İzzet Maksudov bulunmaktadır. Bu üç merkezin stratejik açıdan önemleri
çok büyüktür. Türk* Kazak* Kırgız* Özbek kardeşlikleri arasında nifak
tohumları ekmek isteyenlere karşı bu merkez mühim görevler
üstlenebilecek yapılanmalar haline getirilebilir.

Ahıska Türkleri'nin neden sürgüne tabi tutuldukları tam 47 yıl gizli
tutuldu. Gerekçe olarak bu 47 yıl boyunca ileri sürülen ise yalnızca
tahmin edilen* varsayılan gerekçelerdi... 1991 yılında sürgünle ilgili
belgelerin önemli ölçüde yayınlanmasıyla konu açıklık kazandı. SSCB'nin
Halk İçişleri Komiseri Gürcü asıllı Lavrentiy Beriya* savaş sebebiyle
bütün yetkileri elinde toplayan Devlet Savunma Komitesi Başkanı Gürcü
İ. V. Stalin'e gönderdiği teklif niteliğindeki mektubunda (24 Temmuz
1944) "Gürcistan SSC'nin Türkiye sınırlı bölgelerinde oturan Türk
nüfusun önemli bir kısmı yıllardır Türkiye tarafındaki akrabalarıyla
temas etmek suretiyle muhaceret eğilimi içerisinde olup* kaçakçılık
yapmakta* Türk istihbarat organları için casus angaje etme kaynağı
oluşturmakta ve eşkiyaya insan gücü temin etmektedir" diyerek* bu
sebeple 16700 hanenin (86 bin kişilik nüfus* bazı kaynaklarda bu rakam
91 bin olarak ifade ediliyor* ayrıca 40 bin kişi de askerde) Ahıska
bölgesinde Orta Asya'ya sürülmesini ve bunların yerine de Gürcistan'ın
toprak sıkıntısı çekilen kazalarından 7000 Gürcü hanenin iskan
edilmesini teklif ediyordu.

Bu teklifini bir hafta sonrasında Stalin tarafından imzalanan yukarıda
zikredilen tarih sayılı Devlet Savunma Komitesi Kararıyla da "sürgün"
başlıyordu. İşin ilginç tarafı Beriya'nın hazırladığı gerekçeli teklif
ile Stalin'in imzaladığı gerekçeli kararın aynı ifadelerden
oluşmasıydı. Şüphesiz ki bütün bunlardan daha ilginç olanı gerek
teklifte* gerek kararda yer alan iddiaların gerçek dışılığı ve
ciddiyetten uzaklığıdır.

Türk toplulukları içerisinde kendi yönetimi olmayan tek Türk topluluğu
olan Ahıska Türkleri kendi okulları ve yayın organları yoktur. Yeni
yeni kültür merkezleri* dernek veya cemiyet kurmaya başlamışlardır.
Geniş bir alana sürüldükleri halde Türklüklerinden hiçbir şey
kaybetmemişler* bugüne kadar Türk adını şan ve şerefle yaşatmışlardır.

Dede Korkut Kitabı'nda "Ak-Sıka" (Ak Kale)* 481 yılına ait kayıtlarda
"Akesga" adlarıyla anılan eski Oğuzlar beldesi Ahıska* Gürcüce "Yeni
Kale" anlamına gelen Ahal-Thise'nin Türkçe ve Farsça şekli olarak da
yorumlanmaktadır. İslamın ilk fetihleri esnasında Hz. Osman'ın
hilafetine rastlayan dönemde Şam valisi Muaviye'nin kumandanlarından
Habib b. Mesleme tarafından ele geçirilen Ahıska* 1267-68 yıllarında da
Moğolların hakimiyeti altına girmiş* daha sonraki yıllarda bölgenin
yarı bağımsız valileri "Atabeğ"ler tarafından yönetilmiştir.

Ahıska* Atabeğleri Lala Mustafa Paşa'nın* Çıldır Savaşı (1578) sonunda
Osmanlı idaresine girdiler. Son atabek Minüçihr Osmanlı'ya bağlılığını
bildirerek müslüman oldu ve Mustafa Paşa adını aldı. Bu tarihten sonra
Ahıska yeni kurulan Çıldır eyaletinin merkezi haline getirildi ve
tahriri yapıldı. Ancak* Çıldır'ın savaşlarda harap olması üzerine
Ahıska eyalet oldu* bir ara Safevilerin de eline geçen şehir* 1635
yılında tekrar Osmanlı hakimiyetine girdi. 1828 yılında Rusların
idaresine girinceye dek tam 250 yıl Osmanlının serhat şehri olarak
kalan Ahıska Türkiye sınırlarından kopunca bu bölgede yaşayan Serhat
Türklerinin kötü talihi de işlemeye başladı.

1853-1856 Osmanlı-Rus savaşı esnasında bir kısım Ahıskalı Osmanlı
ordusuna yardımcı oldukları gerekçesiyle üzerlerinde yoğunlaşan
baskılardan kaçarak Erzurum'a sığındılar. Yine bu savaş sonrasında
Kars'ın Osmanlı sınırlarından koparılmasıyla Ahıska Türkiye sınırından
bir hayli uzakta kaldı. Bu dönemde Kuzey Doğu Anadolu'dan Ahıska
bölgesine doğru bir Ermeni göçü yaşandı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:25 pm

Balkanlarda Yaşayan Türkler
Türkler'in Balkanlara yerleşmesi çok eski tarihlere
dayanmaktadır. Türkler Balkanlar'a iki ayrı yoldan gelmişlerdir.
Birincisi Hazar Denizi-Karadeniz kuzeyinden* ikincisi ise güneyden
Anadolu üzerindendir.
Balkanlar'a gelen ilk Türk kavimleri MS 300 yıllardan itibaren
Karadeniz'in kuzeyden geçerek bölgeye yerleşmişlerdir. Bunlar Oğur
(Utrugur* Kutrugur)* Bulgar* Peçenekler* Oğuzlar* Kumanlar (Kıpçaklar)
gibi Türk boylarıdır. Ancak bu Türk kavimlerinin büyük bir çoğunluğu
hıristiyanlığı kabul ederek Slavlaşmışlardır. Sayıları yediyi bulan bu
Türk boyları tarihçiler tarafından "Kayıp Türk Kavimleri" veya "Asimile
Kavimler" "olarak adlandırılmıştır. Tarihçilere göre Orta Asya'daki
göçebe hayatını devam ettiren* bir türlü yerleşik ve organize olmayan
bu boyları birbirleri ve/veya bölgedeki Bizans* Slav* Lâtin vb.
gruplarla girdikleri amansız çatışmalar* özellikle Slav ve
Bizanslıların ideolojik baskıları sebebi ile kimliklerini
kaybetmişlerdir.

Balkanlar'a giren ikinci Türk kuşağı ise Anadolu üzerinden olmuştur.
Orta Asya'dan gelip Anadolu'ya yerleşen Türkler* Osmanlı Beyliği
zamanında Çanakkale boğazını geçerek Balkanlar'a ayak basmış* 1526
yılında kazanılan Mohaç zaferi ile Balkanlar'da kesin ve mutlak Türk
egemenliği başlamıştır. Anadolu'dan seçme aileler Batı Trakya*
Bulgaristan* Makedonya* Eski Yugoslavya ve Romanya'ya
yerleştirilmiştir. XIX.nci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun
zayıflamaya başlaması ile Balkanların yavaş yavaş yitirilmesi ve 1830
yılında Yunanistan'ın* 1878 Berlin Anlaşması ile Sırbistan* Romanya ve
Karadağ'ın bağımsızlığının kabulü* 1909 yılında yapılan Petersburg
anlaşması ile Bulgaristan'ın* 1911-12 Balkan Savaşı esnasında
Arnavutluğun bağımsızlığını kazanması sonucu Balkanlar Türk
hakimiyetinden çıkmıştır.

Özellikle 1830 yıllarından sonra Balkanlar Türk insanı mezbahası haline
gelmiş* Türk şehirleri yakılıp yıkılmış* Türk mal varlığı yağmalanmış*
Anadolu'ya akın akın göç başlamıştır. Bütün bunlar sonucu Türkler
Balkanlarda kimliklerini muhafaza etmeye çalışan azınlık haline
düşmüştür.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:25 pm

Batı Trakya Türklüğü
Balkanlardaki Türk Kültürel varlığı şu andaki bilgilerimizin
ışığı altında milattan hemen önceki yıllara kadar uzanmaktadır. Bundan
önceki dönemlere ait bir takım veriler son zamanlarda ortaya çıkmakla
beraber kesin bir değerlendirme yapabilmek için yeterli
görülmemektedir. Balkanlardaki Türk kültürel varlığı iki koldan
gerçekleşen kitlevi göçler sonucunda oluşmuştur. Kuzeyden
Onogur-Bulgar* Peçenek* Uz* Kuman-Kıpçak göçleri* güneyden de Oğuz
Türklerinin göçleri ve yerleşmeleriyle Balkanlar Türkleşmeye başlamış*
14 ve 15. y.y. da tamamen Türk kültürünün hakim olduğu bir bölge haline
gelmiştir.
Bundan daha sonraki gelişmeler sonucunda Balkanlardan bir med-cezir
hareketi gibi bir çekilme söz konusu olmuş* dünyadaki değişmeler*
gelişmeler* kuzeydeki Slav kültürünün gelişmesi ve buradan gelen baskı
ve çatışma* hem de politik mücadeleler ve aynı zamanlarda büyükçe bir
sömürge imparatorluğu kurmuş olan İngiltere'nin baskıları arasında
kalma sonucunda Balkan savaşına kadar Osmanlı adım adım geri çekilerek
bugünkü Türkiye sınırlarına kadar ulaşmıştır. 1912-1913 yıllarından
sonraki gelişmelerle de son sınırlar çizilmiş* bununla beraber Türk
kültürel varlığı bölgedeki hem Oğuz hem Kıpçak Tüklerinin bakiyeleri
şeklinde hayatlarını devam ettirmektedir.
Tabii bunların bir kısmı Türkiye üzerinden göçerek Balkanlarda iskan
edilen Evlad-ı Fatihan torunları* Oğuz Türkleridir. Diğerleri de yine
kuzeyden gelerek yerleşen* Onogur-Bulgar* Peçenek* Uz* Kuman-Kıpçak
Türkleridir. Bütün bu Türkleridir. Bütün bu Türk toplulukları günümüzün
Türk kültür varlığını teşkil etmekle beraber aralarındaki çok küçük
farklılıklar* içinde yaşadıkları kültürlerin yöneticileri tarafından
kullanılarak birbirlerine düşman edilmeye de çalışılmıştır.
1950'li yıllardan sonra Türkiye'deki siyasal değişime paralel olarak
uygulanan yanlış politikalar sonucunda Balkanlardan Türkiye'ye göçler
büyük ölçüde devam etmiş* göçmenleri oy deposu olarak gören bütün
siyasi partiler belki de bilmeden Balkanlarda Türk kültür varlığının
budanmasına* azalmasına yol açmışlardar. Bütün bu gelişmelere rağmen*
yine de Türkve Müslüman kültürel varlığı Balkanlarda aşağı yukarı 12
milyonluk bir nüfusu oluşturmaktadırlar.
Günümüzde* Balkan ülkelerindeki Türk kültür evleklerinin yukarıda
kısaca anlatılmaya çalışılan özellikleri sebebiyle teker teker ele
alınarak değerlendirilmeleri de bir zaruret olarak ortaya çıkmaktadır.
Son 60-70 yıllık dönem içinde Balkan ülkelerinin büyük bir çoğunluğu
komünist rejim baskısı altında kültürel açıdan deforme olmuş* bunun
dışında kalan Yunanistan ise* Batı Bloku'na dahil olmasına rağmen* daha
acımasız asimilasyon politikalarını uygulayarak Türk varlığının
demografik verilere göre: normal nüfus artışıyla 500-600 bin kişiyi
bulması icabederken* günümüzde 120 bin civarında bir Türk kültür
varlığı Batı Trakya bölgesinde kalmış durumdadır. Bu da; iki farklı
ekonomik politikaya sahip olan kültürlerin bir noktada birleştiğini
gösteriyor.
Kültürel açıdan her iki rejim de aynı şekilde asimilasyon politikaları
uygulanmıştır. Yunanistan'nın uyguladığı asimilasyon politikaları daha
ziyadre psikolojik olarak yıldırma* güven duygusunu azaltma* insanlar
arasındaki güvensizliği aşılama* yaygınlaştırma ve bu şekilde göçe
zorlama şeklinde olmuştur. Buradaki soydaşlarımızın büyük bir kısmı
Türkiye'ye diğer bir kısmı da Avrupa'nın değişik yerlerine ve bunun
dışında kalan bir kısmı da Avustralya'ya yerleşmek* göç etmek zorunda
kalmışlardır. Buradaki kültürel kimlik savaşı halen devam etmektedir.
Bölgede kurulmuş olan hükümet dışı organizasyonların isimlerindeki Türk
ismi* son yıllarda kaldırılmış* buradaki bütün hükümet dışı kuruluşlar*
gönüllü kuruluşlar baskı altında varlıklarını devam ettirmeye
çalışmaktadırlar.
Ayrıca* buradaki bütün soydaşlarımızın devlet memuriyetleri dahi
engellenmekte* "Dikatsa" adı verilen kuruluş tarafından diploma
denklikleri ve çalışma izin belgeleri soydaşlarımıza verilmemektedir.
Buna bağlı olarak Türkiye'ye doğru yönelmiş olan göç* hızlanmaktadır.
Eğitim de bu göçü hızlandırıcı bir faktör olarak yer almaktadır.
Yunanistan'daki liselerde ve üniversitelerde okuma imkanları elinden
alınan soydaşlarımız büyük ölçüde Türkiye'ye göç ederek* gelecekleriyle
ilgili eğitim imkanlarını pekiştirme çalışmaları içindedirler. Bu da
tehcir ve asimilasyonunun bir başka yönünü teşkil etmektedir.
Lozan antlaşması (1923)* Türk-Yunan Kültür antlaşması (1951)*
Türk-Yunan Kültür Protokolü (1968) başta olmak üzere en son AGİT
tarafından kabul edilen Paris Şartı(1991) ve diğer deklerasyonlar gibi
çeşitli milletlerarası hukuk belgesi tarafında güvence altına alınan
ekonomik* sosyalve kültürel hak ve satatüleri itibariyle* Batı Trakya
Türkleri* milletlerarası hukuk kuralları yönünden bir "etnik"* yani
milli "azınlık grubu" dur. Söz konusu hak ve statülerinin gasp ve ihlal
edilmesi* kısaca "azınlık" haklarının yanında "insan" ve "vatandaş"
haklarından mahrum bırakılarak baskı ve ayrımlara tabi tutulması ise*
bu grubun sosyolojik manada da etnik "azınlık grubu" statüsünde
bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Çünkü* Louis Wirth'in de ifade ettiği gibi* fiziki ya da kültürel
karakteristikleri sebebiyle ayrımcı ve eşit olmayan muamelelere hedef
olan* tecrit edilen* bu sebeple de kendilerine kollektif ayrımcılığın
özneleri olarak gören/diğerleri tarafından böyle görülen insan
kategorisi* sosyolojik manada "azınlık" demektir. Herhangi bir ülkede
etnik* dini veya ırki bir grup hakkında böyle bir tanımın geçerli
olması* o grubun diğer vatandaşlarla aynı haklara sahip olmadığına
delalet etmektedir. Yunanistan'da* Batı Trakya Tüklerinden başka
Makedon* Arnavut* Ulah gibi "dini" grupların da sosyolojik manadaki
"azınlık" statüsüne tabi oldukları gözönüne alındığındı* bu ülkedeki
"demokrasi ve insan hakları" probleminin ne boyutta olduğu açıkça
ortaya çıkar.
Batı Trakya Türkleri'nin birçoğu kronikleşen ve artık toplum yapısını
dezorganizasyona çözülmeye* dağılmaya uğratma yönünde sosyal ve
kültürel etkilerde bulunan* bu itibarla da acil olarak çözüme
kavuşturulması gereken başlıca problemleri ana hatları ile şöyle
özetlenebilir;
Türk azınlığa yönelik Yunan politikasında başvurulan şu dört yol ya da yönteme dikkat çekmek gerekmektedir. Kısaca Yunanistan;
a) İkili ve çok taraflı milletlerarası hukuk belgelerini doğrudan ihlal etmektedir.
b) İkili ve çok taraflı milletlerarası hukuk belgelerinin
hükümlerine ve ruhuna uygun olarak daha önce çıkardığı kanun* karaname*
yönetmelik* tüzük vb. iç hukuk düzenlemeleri iptal etmekte ve maksada
uygun madde değişikliklerine giderek sözkonusu belgelerin hükümlerine
ve ruhuna aykırı hale getirmektedir.
c) Boşluk olan yerlerde* ihlal ve gaspları temin eden yeni iç hukuk düzenlemelerine başvurmaktadır.
d) Daha önce ve özellikle de iç savaş (1945-1949) yıllarında
kuzeyde gerilla savaşı yürüten gruplara* bağımsız Makedonya mücadelesi
veren Makedonlara ve İtalyanlar ile birlikte ülkenin orta kesimlerinde
bir Ulah devleti kurma savaşı veren Ulahlar'a ve bunların mal
varlıklarına karşı çıkarılmış olan iç hukuk düzenlemelerini Türk
azınlığa yöneltmektedir.
Batı Trakya Türkleri'nin başlıca resmi temsil organı statülerine sahip
olan 3 müftülük (İskeçe* Gümülcine ve Dimetoka) makamı* bilindiği gibi
"kukla müftüler" tarafından işgal altında tutulmaktadır. İşgale ilişkin
senaryo* Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa'nın 1984'te* İskeçe Müftüsü
Mustafa Hilmi'nin de 1990'da vefatı üzerine uygulamaya konmuştur.
Ortaya çıkan durum üzerine gerek İskeçe'de ve gerekse Gümülcine'de
azınlık organlarının girişimi üzerine* 2345/1920 sayılı kanunun
hükümlerine ve ruhuna uygun olarak camilerde seçim yapılmak suretiyle
Mehmet Emin Aga* İskeçe* İbrahim Şerif Gümülcine müftüsü olarak resmi
makamların onayına sunulması ihtilafına* her iki makam da kukla
müftüler olarak bilinen Mehmet Emin Şinikoğlu ve Meço Cemali tarafından
doldurulmuştur.
Yukarıda izah ettiğimiz gibi* Yunan devleti* azınlığın en önemli
kurumları olarak bilinen müftülükler üzerindeki bu haksız tasarrufu*
2345/1920 sayılı "Müftüler ve Başmüftü Seçimiyle* İslam Cemaatlerine
Ait Evkaf Gelirlerinin Yönetilmesine Dair Kanun"'u iptal ederek* yerine
182/1991 sıyılı "Müftülük Müessesesi ve İlahiyat Okulu Kurulmasına Dair
Esasları Düzenleyen Kanun Hükmünde Kararname'yi getirmek suretiyle
gerçekleştirmiştir.
Azınlık iradesinin hilafına gerçekleşen müftülük problemi* 182/1991
sayılı yeni düzenlemenin* azınlığın hak ve statülerini güvence altına
alan milletlerarası nitelikteki hukuk belgelerinin hükümlerine ve
ruhuna uygun olmadığına açıkça delil teşkil etmektedir.
Çünkü* Tük azınlığın* diğer problemleri hakkında da geçerli olan bu
durum Lozan antlaşmasının "Azınlıkların korunması bölümü"ndeki en can
alıcı maddeyi teşkil eden 37. Madde tarafından adeta yasaklanmaktadır.
Yunanistan'a uyarlandğında* bu ülkenin şöyle bir yükümlülükle karşı
karşıya olduğu açıkça görülmektedir.
"...Yunanistan* 38. Maddeden 44. Maddeye kadar olan maddelerin
kapsadığı hükümlerin temel kanunlar olarak tanınmasını ve hiçbir
kanunun* hiçbir tanınmasını ve hiçbir kanunun* hiçbir yönetmeliğin
(tüzüğün) ve hiçbir resmi işlemin bu hükümlere aykırı ya da bunlarla
çelişir olmamasını ve hiçbir yönetmelik (tüzük) ve hiçbir resmi işlemin
söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir."
Kaldı ki* bu ülkenin At'ye üyeliğinde esas teşkil eden Yunan
Anayasası'nın (1975) 28. Maddesi de* sözkonusu yükümlülüğü daha genel
manada pekiştirmekte ve teyid etmektedir.
Buna göre Yunanistan;
"...Devletler Hukuku genel ülkelerinin ve onaylanak yürürlüğe giren
uluslar arası anlaşmaların* Yunan milli hukukunun bir parçası olduğunu
ve kendilerine ters düşen kanun hükümlerine nazaran önceliğe sahip
bulunduklarını..." kabul etmektedir.
Cemaat İdare Heyetleri (CİH)ne gelince* müftülükler bünyesinde* azınlık
vakıf mal ve mülklerinin idaresinden sorumlu olan bu kurallara yönelik
çirkin Yunan emellerine dair ilk müdahale çok erken yıllarda daha 1946
yılında gerçekleştirilmiştir. Bu yıl işbaşına gelen Panagi Ksaldaris
hükümeti İskeçe'deki Cemaat İdare Heyeti'ni dağıtmış* yerine 1950
yılına kadar görev yapacak olan "işbirlikçi" bir komisyon atamıştır.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki temkinli olmakla birlikte başlayan
yakınlaşma politikası* 1960 ve 1964'teki ertelemeler hariç* CİH
seçimlerinin 1967'ye dek düzenli olarak devam etmesini sağlamıştır.
Müdahaleler* 1967'de işbaşına gelen Albaylar Cuntası tarafından
yoğunlaştırılmıştır. Cunta idaresi* bir yandan "Türk" ibareli okul
levhalarını yerinden sökerken* diğer yandan da CİH'ni dağıtmaya* 20
küsur yıl sonra yerlerini alacak olan " kukla müftüler"e hazırlık
mahiyetinde "kukla CİH" atamaya başlamıştır. Bu çerçevede*
Dedeağaç'taki müftülük makamının münhal bulunmasından istifade ederek
"Dedeağaç'ta müftülük bulunmadığı" gerekçesiyle* burada görev yapmakta
olan CİH'nin lağvedildiğini duyurmuştur.
CİH konusunda şunu ilave etmek gerekmektedir ki* Tükler'in daha yoğun
olarak yaşadıkları Gümilcine'deki kukla CİH'nin kukla Başkanı Hafız
Yaşar adı* Türk azınlık arasında "baş hain" sıfıtı ile özdeşleşmiştir.
Şu kadarını söylemek gerekirse* onun tayin edildiği dönemde
Başkanlığını yaptığı CİH tarafından işletilen öğrenci yurdundaki 79'u
fakir 113 öğrenciye azınlığın hali vakti yerinde aileleri tarafından
yapılan yardım durdurulmak zorunda kalmıştır.
Ezcümle* müftülükler gibi* Batı Trakya'daki CİH de bugün kukla üyeler
ve başkanları tarafından idare edilmektedir. Gümülcine CİH'nin başı ise
Hafiz Yaşar'ı aratmayacak keyfiyete ve yetki genişliğine sahip
Abdülhalim Dede tarafından doldurulmuş bulunmaktadır.
Batı Trakya Türkleri arasında Lozan antlaşmasının hemen akabinde ortaya
çıkan "Türk" adı altındaki birlikler-dernekler; Türk azınlığın daha çok
erken yıllarda TC Devleti'ndeki oluşuma paralel olarak "ümmet" değil
"millet" şuuru taşıdığına ve bu şuura istinad eden bir sosyo-kültürel
değişme sürecine girdiğine delil teşkil etmektedir. "Ümmet" şuuru
esasına dayanan birliklere-derneklere azınlık arasında gösterilen cılız
itibar giderek tamamen ortadan kalkar ve bu fikir sahiplerinin birçoğu
"millet" şuurunu benimserken* 1927'de ortaya çıkan "İskeçe Türk
Birliği"* onu 1928'de izleyen "Gümülcine Türk Gençler Birliği" ve
1936'da kurulan "Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği"nin* sosyal ve
kültürel fonksiyonları vasıtasıyla azınlık arasında toplumsal birlik ve
bütünleşmenin gelişmesinin gelişmesine yaptıkları katkılar inkar etmek
mümkün değildir. İşte bu önemli fonksiyonları itibarıyla üç kardeş
olarak bilinen bu birlikler-dernekler aleyhindeki ilk Yunan işlemi 1984
yılında başlatılmış* 1988 yılında da varlıklarına resmen son
verilmiştir.
Seneryo* önce bu derneklerin isimlerinde yeralan "Türk" ibaresinin
"Batı Trakya'da Tük vatandaşları bulunduğuna dair izlenim verdiği"
gerekçesiyle kaldırılması (Kasım* 1984)* ardından "zararlı faaliyet
gösterdikleri" gerekçesiyle kapatılması (Mayıs* 1985) istemiyle
Gümilcine Valisi N. Papadimas tarafında davalar açılması suretiyle
uygulamaya konmuştur. Bilindiği gibi* nihai temyiz mahkemesi
niteliğindeki Yunanistan Yüksek Mahkemesi (Areios Pagos) 20 Kasım 1987
tarihinde "Batı Trakya'da Türk olmadığı" (başlangıçtaki gerekçe bu
şekle dönüştürülmüştür) gerekçesiyle üç birliğin-derneğin isimlerindeki
"Türk" ibaresinin kullanılmasının yasaklanmasına ve 5 Ocak 1988
tarihinde de bu birliklerin-derneklerin "zararlı faaliyet
gösterdikleri" gerekçesiyle kapatılmasına dair mahkeme karalarını
onaylamıştır.
Bilindiği gibi* Batı Trakya'da Türk varlığını ve bu varlığın 1927'den
itibaren uluslar arası hukuk belgelerinin hükümlerine ve ruhuna
uygunluk arzeden Yunan kanunlarına göre sosyal ve kültürel faaliyet
gösterdiğini inkar anlamına gelen bu iki karar* azınlık tarihinde ilk
kez Türklük mitinginin düzenlenmesine ( 29 Ocak 1988) vesile teşkil
etmiştir. Yine çok iyi hatırlanacağı üzere* Türklük mitinginin 2.
Yıldönümü olan 29 Ocak 1989 tarihi* Yunan gizli teşkilatları tarafından
harekete geçirilen çapulcu Yunan fanatikleri tarafında azınlık tarihine
"Yunan vandalizmi " olarak geçmiştir. Çapulcu ve fanatik Yunanlılar
tarafından düzenlenen taşlı-sopalı saldırılarda 30 Türk yaralanmış* 270
Türk dükkanı tahrip ve yağma edilmiştir.
Dünya hukuk tarihinde skandal ve ulusal hukuk açısından kabul edilemez
çelişki olarak söz konusu iki kararın iptal edilmeleri için başlatılan
girişimlerin acilen devam ettirilmesi gerekmektedir. Türk azınlığın hak
ve statülerini güvence altına alan ikili ve çok taraflı düzenlemeler
ile söz konusu kararların kesinlikle bağdaşmadığı açıkça ortadadır.
Ulusal hukuk açısından baktığımızda* bu kararlar* iptal edilmiş
olmasına rağmen* Yunan hukuk tarihinde yerini alan 3065/1954 sayılı
(Mareşal Papagos Kanunu olarak bilinen) "Azınlık Okulları Eğitim
Kanunu" ve bu kanunun uygulanmasına dair hassasiyeti ortaya koyan
Trakya Genel Valisi F. Fessopoulos'un A. 1043 ve A.202 sayılı
genelgeleri yanyana düşünüldüğünde komedi açıkça ortaya çıkmaktadır.
İlgili kanun* azınlık okulların levhalarında nerede varsa
"Müslüman/Müslümanca" ifadelerinin* doğrusu olan "Türk/Türkçe"
ifadeleriyle değiştirilmesini öngörmekte* genelgeler ise eski haliyle
kalmaya devam eden birkaç okul levhasındaki ilgili değişikliğin derhal
yapılmasını emretmektedir.
Azınlık hakkı olması yanında* Batı Trakya Türk çocuklarının bir insan
ve vatandaş hakkı olarak sahip olmaları gerektiği düşünülen eğitim
hakkının ve buna istinaden tecelli eden Türk anne-babaların çocuklarını
eğitim veren kurumlara (okullara) gündeme hakkının kullanılması
görevinin yerine getirlmesi* Yunan makamları tarafından öteden beri
engellenmektedir.
Yunan makamları* eğitim sahasına ilk müdahelesini 1972 yılında
gerçekleştirmiş* yukarıda geçen 3065/1954 sayılı "Azınlık Okulları
Eğitim Kanunu"un bazı maddelerini değiştirmek suretiyle "Türk/Türkçe"
ibarelerin yerine* Yunanca'da "azınlık" ve "müslüman" kelimelerinin
kısaltılmışı olan ancak tam olarak hangisini karşıladığı belli olmayan
"M/kon" ibaresinin kullanılmasına dair düzenlemedir. Yine* 695/1977
sayılı "Azınlık Okulları ile SÖPA Öğretim ve Denetim Kadrosunun
Meselelerinin Çözümüne İlişkin Kanun" çıkartılmak suretiyle* azınlık
üzerinde bazı emeller istikametinde kurulmuş bulunan "Selanik Özel
Pedagoji Akademisi" mezunlarının azınlık okullarına öncelikli olarak
atanmaları sağlanmıştır.
Bu çerçevede* zaten 1960'lı yıllardaki öğretmen kıyımına ek olarak*
Türkiye'den görev yapmak üzere gelecek TC vatandaşı öğretmenlerin ve
yine Türkiye'deki öğretmen okullarından mezun olan Yunan vatandaşı Türk
öğretmenlerin azınlık okulların girişleri kapatılmıştır. Neticede*
Elmalı ve Karaçanlar Türk okullarında örnek olay niteliğinde görülen
Türk velilerin ilkokul öğrenimi yapmak üzere çocuklarını Türkiye'ye
gönderme süreci başlamış ve bu durum günümüze dek genişleyerek
gelişmiştir. Hiç şüphesiz* bu velilerin büyük çoğunluğu*
çocuklarınınTürkiye'de yerleşmesini istemekte* bu durum ise kendilerini
göçe ya da Türkiye'de yasal olmayan bir şekilde ikamet etmelerine yol
açmaktadır. Bu çerçevede* azınlığa mensup SÖPA mezunları arasında
kendilerine tevdi edilmek istenen bol kazançlı "propaganda amaçlı
eğitim hizmeti"ni reddetme yönündeki eğitimin giderek güçlenmekte
olduğunu gözardı etmemek gerekmektedir.
Çünkü bilindiği gibi 1991 yılında merhum Dr. Sadık Ahmet tarafından
"Yunanlı Türk'e Türkçe Öğretemez" sloganı ile başlatılan Yunan
tarihine* bayrağına sevgi aşılamaya ve Türk çocuklarında Yunan milli
şuuru oluşturmaya yönelik muhtevaya sahip Yunanlılar tarafından Türkçe
okuma kitaplarını boykot hareketine çok sayıda SÖPA mezunu da
katılmıştır. Yunanistan'da zorunlu eğitim 6 artı 3 temelinde 9 yıl
olarak uygulanırken* Türk azınlık çocukları için bu 6 yıl(ilkokul) ile
sınırlıdır. Türçe kitapların muhteva ve sayı itibarıyla yetersizliği*
azınlık okullarında ihtiyaç duyulan başlıca eksikliktir.
Mevcut iki azınlık oraöğretim kurumunda (İskeçe Karma Azınlık Lisesi ve
Gümilcine Celal Bayar Lisesi) had safhaya ulaşan bu eksiklik* Türk
öğrencilere Türkçe okudukları derslerde Yunan dilinde imtihana
girmeleri yönünde getirilen değişiklik ve öğrenci taleplerinin kura ve
imtihan ile karşılanması şeklindeki uygulama* söz konusu iki öğretim
kurumunu zaman zaman kapanma noktasına getirmiştir. Bugün* bu okullarda
okumakta olan öğrenci sayısı iyimserlik yaratmakla birlikte* mevcut
meselelerin söz konusu her an kapanma noktasına getirebilceği gözardı
edilmemelidir. Şu kadarını ilave etmelidir ki* her yıl Türkiye'deki
üniversite giriş sınavlarına katılan 600-800 arasındaki Batı Trakyalı
Türk öğrencilerin 40-50'si dışındakilerBatı Trakya'daki değil*
Türkiye'deki liselerden mezun olmuşlardır.
Bunların yanısıra Batı Trakya Türkleri'nin karşı karşıya oldukları
problemler* toprak ve arazi gasplarından* seyahat hürriyetinin
kısıtlanmasına* tedhiş ve saldırı olaylarına kadar uzamaktadır. Bu
konular* başlı başına bir araştırma konusu olacak kadar geniş ve
karmaşıktır. 21. Yüzyıla girerken* demokrasinin beşiği olduğunu iddia
eden* gerçekde dönem dönem Rus sömürgeciliğinin* bazen de Batılı
imparatorluk kalıntılarının oyuncağı olan Yunanistan'ın insan hakları
ihlalleri konusunda dünya kamuoyunda yeterince teşhir edilemediği
ortadadır. Bu konu ile ilgili olarak hayatına Batı Trakya Türklüğü'nün
insan hakları davasına adayan ve acı bir tesadüf sonucu* Lozan
antlaşmasının ve Yunanistan'da demokrasiye geçişin yıldönümü olan 24
Temmuz 1995 tarihinde şehit olan * dava ve mücadele arkadaşımız Dr.
Sadık Ahmet'i bir kere daha rahmetle anıyoruz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:26 pm

ulgaristan Türkleri
BULGARİSTAN


1989 yılından itibaren dışa açılma ve liberalizasyon sürecine giren
Bulgaristan Cumhuriyeti 110910 km2'lik yüzölçümüne ve 1995 verilerine
göre % 0*3 nüfus artışı oranıyla 8*4 milyon nüfusa sahiptir Nüfusun %
85'i Bulgar* % 8*5 Türk* % 2*6 Çingene* % 2*5 Makedon* % 0*3'ü Ermeni*
% 0*2'si Rustur.
Kuzey ve güneydoğu bölgeleri dağlık olan Bulgaristan'ın diğer bölgeleri
ise ovalıktır 608 kmsi Romanya Cumhuriyeti* 494 kmsi Yunanistan
Cumhuriyeti* 318 kmsi Yugoslavya Federal Cumhuriyeti* 240 kmsi Türkiye
Cumhuriyeti ve 148 kmsi Makedonya Cumhuriyeti'yle olmak üzere 1808 km
kara sınırına sahiptir Başlıca doğal kaynakları boksit* bakır* kurşun*
çinko* kömür* kerestedir Arazinin % 34'ü ekilebilir alan (Devamlı
ekilen alan %3-5 arasında değişmektedir)* % 18 mera ve otlaklar* % 35'i
ise ormanlık alandır.

İdari açıdan 9 bölgeye ayrılan Bulgaristan* tek taraflı 240 üyeli
Ulusal Meclise sahiptir 19 Nisan 1997 tarihinde yapılan erken seçimde
halkın % 52*23 oyunu alan Birleşik Demokratik Güçler lideri İvan Kostov
başkanlığında 21 Mayıs 1997'de kurulan hükümet görev yapmaktadır.240
sandalyeli Bulgaristan Parlamentosunda Ulusal Selamet İttifakı içinde
yeralan Hak ve Özgürlük Hareketine mensup 15 Milletvekili ile Birleşik
Demokratik Güçler içinde yeralan 1 milletvekili olmak üzere Türk
azınlığından toplam 16 Milletvekili bulunmaktadır.



Ekonomik Durumu


Belirtileri daha önceden ortaya çıkmakla birlikte 1997 yılı Bulgaristan
için önlenemez bir kriz yılı olmuş ve Bulgaristan hiperenflasyon
yaşamıştır Ocak 1997'de leva güç kaybederek* bir $ karşılığı 3270
Leva'ya kadar yükselmiş* seçim kararının alınmasıyla birlikte mart
ayında $ leva paritesi 1588'ye kadar düşmüş* Şubat 1997 ayında yaşanan
aylık %242*7 enflasyon oranından mart ayı enflasyonu %12*27'ye inmiştir.
Bu aşamada* IMF krizin kontrol altına alınmasıyla ilgili destek vermiş*
Dünya Bankası ve Avrupa Birliği'yle birlikte* ülkeyi seçime ***ürecek
geçici Hükümetle anlaşmaya varılarak gerekli kredi ve yardım
sağlanmıştır Kısa süre içerisinde Şubat 1997 ayında 400 milyon $' düşen
döviz rezervleri Mayıs 1997 ayında 1*640 milyon $'a yükselmiştir. 21
Mayıs 1997 tarihinde yapılan seçimlerle birlikte Hükümet* İvan Kostov
başbakanlığında* Demokratik Güçler Birliği tarafından kurulmuştur.
Ciddi bir ekonomik krize sürüklenmiş Bulgaristan'da yıl içerisinde
ekonomik dengeler yeniden kurulmaya başlamıştır IMF ve Dünya Bankasının
önerisiyle 1 Temmuz 1997'de uygulamaya geçen Para Kurulu'yla birlikte
bire bir sabit pariteyle bin Leva bir Alman Markına endekslenmiş ve
yılın ilk üç ayında 1000 seviyesinde gerçekleşen enflasyon kontrol
altına alınmış ve yıl sonunda % 578*6'lık bir enflasyon oranına
ulaşılmıştır. Gayrı Safi Milli Hasıla'nın 6*3 olarak öngörülen 1997
bütçe açığı % 3*1 olarak gerçekleşmiştir Harcamalar kısıtlanmış* Katma
Değer vergisi %18'den % 22'ye yükseltilmiş ve bütün ürünler için aynı
rakam öngörülmüştür Vergi toplanması işlemine ağırlık verilmiştir. 1996
yılında %10*6 oranında düşen GSMH* 1997yılına da % 7*4 oranında düşme
göstermiş ve 9*2 milyar Dolar olarak gerçekleşmiştir.

Döviz rezervleri 1997 yılında 2*4 milyar dolara yükselerek aynı zamanda
Bulgaristan'ın tarihindeki en yüksek rezerv miktarına da ulaşılmıştır.
Bulgaristan ekonomisindeki bir başka sorun 9*7 milyar Dolar olan dış
borçtur Dış borçların büyük çoğunluğunu yüksek faizli ticari krediler
oluşturmaktadır Kısa vadeli borçların toplamı dış borç yükü içerisinde
% 13'dür 1998 yılı için 1 *2 milyar dolar dış borç ana para ve faiz
ödemesi yapılması öngörülmüştür.1992 yılından buyana yapılan
özelleştirme kapsamında Bulgaristan'daki işletmelerin % 20*5
özelleştirilmiştir Sanayi üretiminde özel sektörün payı % 30'lar
seviyesindedir. Özel sektörün genel ekonomi içerisindeki payının üç yıl
içerisinde % 70'i aşması beklenmektedir Hükümet önceliklerini
özelleştirme ve yabancı yatırıma vermiş bulunmaktadır 1992 yılından
buyana gelen yabancı sermaye 1*4 milyar Dolardır 1997 yılında 636
milyon dolar olmuştur 1997 yılı içerisinde ilk sırayı 262 milyon
dolarlık yatırımla Federal Almanya almaktadır.

Bulgaristan ekonomisi mali istikrarın sağlanması ile büyüme ikilemi
arasında kalmıştır 1994 yılında % 1*8* 1995 yılında % 2*1 olarak
gerçekleşen büyüme oranı 1996 yılında % -10*9 olmuş ve 1997 yılı büyüme
oranı ise gene negatif olarak belirmiş ve % - 8' seviyesinde kalmıştır
Hükümet 1998 yılı için % 4'lük büyüme beklentisindedir
Türkiye-Bulgaristan Dış Ticareti 1987 yılına kadar Bulgaristan ile olan
ticari ilişkilerimizde ihracatımız* bazı yıllar artış göstermişse de
ithalatımız genelde ihracatımızın üstünde gerçekleşmiştir.

1987 - 1989 döneminde Türkiye lehine bakiye veren dış ticaret dengesi*
Bulgaristan'da görülen dışa açılma ve liberalizasyon sürecine bağlı
olarak iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğinin gelişmesine yol açmış*
1990 yılından itibaren bu ülkeden yapılan yüksek ithalata paralel* dış
ticaret dengesi bu defa Türkiye aleyhine gelişme göstermiştir
1990 yılında 42 milyon dolar olan iki ülke dış ticaret hacmi * 1991
yılında % 414'lük bir artış göstererek 216 milyon dolara ulaşmış* 1993
yılında ise 329 milyon dolar seviyesine gelinmiştir Ancak 1993 yılı
içerisinde Türkiye'nin Bulgaristan'a ihracatı 862 milyon dolar iken* bu
ülkeden ithalatı 2432 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir.

1995 yılı değerlendirildiğinde ise* ihracatımızın bir önceki yıla göre
yaklaşık % 37 oranında artış gösterdiği* buna karşılık ithalatımızın %
106 oranında arttığı gözlenmiştir Böylece 1990 yılından itibaren
sürekli artan dış ticaretimizdeki bu açık* takip eden yıllarda da devam
etmiş ve 1995 yılında en yüksek rakama ulaşmıştır.1996 yılında ülkemiz
verilerine göre* Bulgaristan'a yönelik ihracatımız 152*9 bin dolar*
ithalatımız ise 358 bin dolar olarak gerçekleşmiş* 511 bin dolarlık
ticaret hacmine ulaşmıştır. 1997 yılında ise* gene ülkemiz verilerine
göre* Bulgaristan'a yönelik ihracatımız 170*0 milyon dolar* ithalatımız
ise 366*5 milyon dolar olmuştur Bu çerçevede ticaret hacmimiz 536*5
milyon dolar olarak gerçekleşmiş* 196*5 milyon dolarlık dış ticaret
açığı verilmiştir.


Ülkemiz dış ticaret rakamlarıyla farklılıklar arz eden Bulgaristan
Ulusal İstatistik Enstitüsü rakamlarına göre 1996 yılı sonu itibariyle
Bulgaristan'dan Türkiye'ye yapılan ihracat toplam 368 milyon dolar
olarak gerçekleşirken* Türkiye'den yapılan ithalat 91 milyon dolar
olarak gerçekleşmiş* iki ülke ticaret hacmi 459 milyon dolara
ulaşmıştır 1997 yılında ise* Bulgaristan ülkemizden 101*6 milyon
dolarlık ithalat gerçekleştirmiş* karşılığında 442*3 milyon dolarlık
ihracat yapmıştır.
1997'de Bulgaristan'ın en çok ihracat yaptığı ülkeler arasında Türkiye
442*3 milyon dolarla 3 sırada yer almıştır ilk iki ülke 575*1 milyon
dolarla İtalya* 468*1 milyon dolarla Almanya'dır Türkiye'ye ihracatı
Bulgaristan'ın toplam ihracatının % 9'unu teşkil etmiştir
1997'de Bulgaristan'ın en çok ithalat yaptığı ülkeler arasında ise*
Türkiye 10 sırada yer almıştır İlk dokuz ülke 1374*8 milyon dolarla
Rusya* 563*2 milyon dolarla Almanya* 347*1 milyon dolarla İtalya* 206*4
milyon dolarla Yunanistan* 181*2 milyon dolarla ABD* 176*6 milyon
dolarla Fransa* 126*9 milyon dolarla İngiltere* 118 milyon dolarla
Avusturya'dır Türkiye'den ithalatı* Bulgaristan'ın toplam ithalatının
%2*08'ini oluşturmuştur.

Bulgaristan* 1997 yılında en çok ticaret fazlasını 340*7 milyon dolarla
Türkiye'yle ticaretinden elde etmiştir bu hususta Türkiye'yi 228 milyon
dolarla İtalya* 199*5 milyon dolarla Yunanistan* 104*1 milyon dolarla
İspanya* 71*9 milyon dolarla Makedonya'yla ticaretten sağlanan fazlalar
izlemektedir. Türkiye'yle ticaretten elde edilen fazlalık
Bulgaristan'ın 1997'de toplam 28*1 milyon dolarlık fazlalığının 8*24
katını teşkil etmiştir.

Türkiye'nin Dış Ticaretinde Bulgaristan'ın Yeri: 1995 yılı genel
ihracat toplamı 216 milyar dolar olan Türkiye'nin ihracatında* ilk on
ülke 134 milyar dolarlık ihracat ile % 62'lik bir paya sahip iken* 183
milyon dolarlık ihracat ile Bulgaristan* % 08'lik bir payla 24 sırada
yer almaktadır.

Buna karşılık* 1995 yılında 357 milyar dolar olarak gerçekleşen
Türkiye'nin genel ithalatının 231 milyar dolarlık kısmı* ihracat
sıralamasında ilk on sırayı alan ülkelerden gerçekleştirilmiş olup*
genel ithalat sıralamasında 402 milyon dolarlık ithalatla 19 sırada yer
alan Bulgaristan'ın bu sıralamadaki payı % 11 civarındadır. 1996
yılında Türkiye'nin 23*224 milyon dolarlık genel ihracatı içerisinde
Bulgaristan'a ihracatımız 153 milyon dolar* 42*627 milyon dolarlık
genel ithalatımız içinde ise Bulgaristan'a ithalatımız 358 milyon dolar
olarak gerçekleşmiştir.

1997 yılında ise* 26*245 milyon dolarlık genel ihracatımız içinde*
Bulgaristan'ın 170 milyon dolarlık ihracat* 48*585 milyon dolarlık ise
ithalat payı bulunmaktadır. Türkiye ve Bulgaristan arasında var olan
coğrafi yakınlık ve diğer olumlu etkileşimlerin* ticari ilişkilerin
gelişmesinde iki tarafın lehine olacağı düşüncesini oluşturmakla
birlikte* Türkiye Bulgaristan dış ticaret rakamlarına bakıldığında*
karşılıklı olarak her iki ülkeyi de etkileyen çeşitli nedenlerden
ötürü* ticari ilişkilerde istenilen seviyelere ulaşılamamıştır.

Türkiye ve Bulgaristan arasında ithalat ve ihracata konu olan mal
gruplarına bakıldığında* Türkiye Bulgaristan'dan ağırlıklı olarak
petrokimya ürünleri* kimyasal madde* hububat ve demir çelik
sektörlerinde hammadde ve yarı mamul ithal etmekte buna karşılık
dokumacılık ürünleri* muhtelif gıda maddeleri* elektronik ekipman ve
yedek parça gibi nihai ürün ihraç etmektedir Nitekim* görüşülen
yetkililer Bulgaristan'ın ülkemizin bir hammadde temin eden ülke
uzantısı olmasından endişe ettiklerini belirtmektedirler. Yabancı
yatırımlar bakımından diğer Doğu Avrupa Ülkeleri kadar itibar görmeyen
Bulgaristan'da * yabancı yatırımların ülkelere dağılımında Türkiye 1626
yatırımla birinci sırada yer almaktadır Ancak yapılan yatırımlar
büyüklükleri itibariyle değerlendirildiğinde 17 sırada yer almaktadır.

Diğer taraftan reformların başlamasından itibaren Bulgaristan'da
yapılan yabancı yatırım tutarı 1997 yılı sonu itibariyle 1*2 milyar
dolar olup* istatistiklere göre Türk yatırımcıları tarafından yapılan
yatırım tutarı 14*7 milyon dolardır (3091998 tarihi itibariyle 34*5
milyon $)

Bulgaristan iç pazarında satılan gıda* tekstil ürünleri* cam ürünleri
ve temizlik maddelerinin büyük bir kısmının ülkeye bavul ticareti
yoluyla sokulduğu bilinmekle birlikte kayıt dışı ticaretin boyutları
konusunda istatistiki bilgi bulunmamaktadır Bu yolla ülkeye sokulan
malların bir kısmının kalitesiz olması* ülkede Türk mallarına karşı
olumsuz bir imaj doğmasına neden olmuş* ancak bu olumsuz etkileşim son
yıllarda pazara giren büyük Türk firmalarının getirmiş oldukları
ürünlerle kırılmaya çalışılmaktadır.Bulgaristan'da* Bulgaristan Ticaret
ve Sanayi Odasına kayıtlı olan ancak verilerin eksikliği nedeniyle
kendilerine tesbit amaçlı ulaşılması da oldukça zor olan 1378 civarında
Türk sermayeli şirket mevcuttur Bu şirketler ağırlıklı olarak küçük ve
orta ölçekli şirketlerdir Ancak* uzun ve zahmetli bir süreçten geçerek
kurulan bu şirketlerin büyük bir bölümü göstergelik olarak kurulmuş
olup* işlem hacimleri yoktur.

Bulgaristan'daki firmalarımızın sayısı bilinmemektedir. Bulgaristan
Ticaret ve Sanayi Odası'na kayıt zorunluluğu bulunmadığından* kaynak
olarak kayıtlarına asla ulaşılamayacak olan Yabancılar Polisi ve Vergi
Daireleri kalmaktadır.Öte yandan* işlem hacimleri bilinememekle
birlikte Ülker* Kent Şekerleme* Petposan Şirketler Grubu* Efes Pilsen*
Global Menkul Değerler* Penta Dış Ticaret* Kelebek Mobilya*Beko*
Eczacıbaşı gibi büyük gruplarımız da firma yada temsilcilik olarak
Bulgaristan'da faaliyet göstermektedir.
22-24101997 tarihleri arasında Sofya'da düzenlenen Bulgarian Investment
Form'a ülkemizden katılan Alp Petrol Ürünleri İnşaat Sanayi ve Ticaret
Ltd Şti* Alpler Turizm Sanayi Ticaret Ltd Şti* Altay Otomativ Gıda
Tekstil Ltd Şti* Camiş Madencilik* Erser İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd
Şti* * Hema Hidrolik makina Sanayi ve Ticaret AŞ* Işıklar Holding*
Nicol AŞ* Nurol ve Zihni Holding'in Bulgaristan'da varlık gösterdikleri
de bilinmektedir.

Özelleştirme Ajansı ile bağlantıya girerek* Bulgaristan'daki büyük
işletmelere talip olan firmalarımızın dışında* ülkedeki küçük ve orta
ölçekli firmalardan bir kısmı da sermayeleri ve yapılanmaları
itibariyle* Bulgaristan'daki küçük ve orta ölçekli işletmelerin
yaklaşık % 80'ini elinde bulunduran belediyeler ile bağlantı kurarak*
belediyeler bünyesinde özelleştirilecek olan* inşaat* turizm* tekstil
ve gıda sektörüne yönelik işletmeler ile ilgilenmektedirler Bu
firmaları yada yaptıkları yatırımları takip etme imkanı ancak
duyumlarla veya yardım gereksinmeleri halinde Müşavirliğimize ya da
Büyükelçiliğimze yaptıkları başvurularla tesbit edilebilmektedir.

Bulgaristan'da teknoloji düzeyi ve kapasite kullanım oranı yüksek
önemli sayıdaki işletmenin bugün özelleştirme kapsamına alınmış olması*
teknik alanda eğitim görmüş çok sayıda kalifiye elemanın bulunması*
düşük ücretler* Bulgaristan'ın az gelişmiş ancak gelişme potansiyeline
sahip olan eski Sovyet Cumhuriyetleri* Doğu Avrupa Ülkeleri ve Orta
Doğu'daki bazı pazarlarla var olan bağlantıları* ülkenin çözümlenmiş
altyapısı ve enerji girdisinin nisbeten düşük oluşu gibi fırsatlar
Bulgaristan'da gerek doğrudan ve gerekse de özelleştirme yoluyla
yatırım yapmak için önemli fırsatlar niteliğindedir Bunun yanısıra
ülkedeki ekonomik istikrarsızlık* ağır işleyen bürokrasi ve
özelleştirme prosedürünün açılabilmesi için gerekli bazı destekleyici
düzenlemelerin çıkarılamamış olması da yatırımcıların yatırım yapma
kararını yeniden gözden geçirmelerine neden olan en önemli unsurlar
olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bulgaristan piyasasının avantaj ve dezavantajları değerlendirildiğinde;
Bulgaristan önümüzdeki birkaç yıl içerisinde önemli ataklar yapacak
ülkeler arasında yeralmaktadır. Bu çerçevede* Bulgaristan'a yatırım
yapmayı amaçlayan Türk yatırımcılarına* uygun finansal koşullarla
Bulgaristan piyasasında kısa sürede önemli pozisyon elde edebilme
imkanı sağlamasının gerek olduğu düşünülmektedir Avrupa Birliği'ne
üyelik başvurusu olan* 1998 yılında CEFTA ülkeleriyle ticari ortaklık
kurması beklenen Bulgaristan* İMF ve Dünya Bankası kaynaklı kredileri
de yerinde değerlendirmekte* ve olumlu ekonomik göstergelere sahip bir
ülke olma sürecine girmektedir. Bulgaristan'ın ticaret hacmi küçük
olmakla birlikte* en önemli ticari partnerlerinin Avrupa Birliği
üyeleri olduğu ve üye ülkelerin yetkililerinin ve Bulgaristan'ı ziyaret
eden Komisyon yetkililerinin Bulgaristan'a yönelik olumlu ifadeleri
dikkate alınırsa* ülkemizden Bulgaristan'a yapılacak yatırımlar
Avrupa'nın da kapısını açacaktır.

Ülkede sistem değişikliği öncesinde* ağırlıklı olarak eski COMECOM
pazarı düşünülerek oluşturulan büyük ölçekli işletmeler* Bulgaristan'ın
bu pazarı kaybetmesiyle birlikte * teknoloji ve sermaye yetersizliği
gibi nedenlere de bağlı olarak atıl kalmış veya ancak % 30 - 40 lık
kapasitelerde çalışmaya devam edebilmişlerdir. Ülkedeki enerji* işgücü
gibi girdilerin Türkiye'ye kıyasla daha düşük maliyetli temini mümkün
olup* Bulgaristan'daki Türk varlığı* doğrudan ulaşım ağı ve Ülkenin
Avrupa Topluluğu üyeliğine giriş sürecinin başlamış olması gibi olumlu
etkileşimler de düşünüldüğünde * atıl kalan işletmelerin satın alınması
veya bu işletmelerde özellikle tekstil* makina imalatı* muhtelif gıda
maddeleri gibi konularda ortak üretim veya fason üretim yaptırmak
mümkündür.

Diğer taraftan Bulgaristan'daki küçük ölçekli işletmelerin % 80'inin 28
belediyenin elinde bulunduğu ve daha çok hizmet* inşaat ulaşım ve
turizm alanlarındaki bu işletmelerin özelleştirme yoluyla
belediyelerden satın alınması da dikkate alınması gereken bir diğer
husustur.Bulgaristan'da Dresdnerbank* Raiffeisenbank* İNG Bank gibi
büyük bankaların faaliyette olduğu ve Nestle* Kraft Jakobs* Danone gibi
dünya firmalarının özelleştirme kapsamında yatırım yapmaları da
Bulgaristan'ın riskli yönlerinin yanı sıra yatırımcılar için avantajlı
ve pazarda pay sahibi olabilme konusunda uzun vadeli planların
yapılmasının gerekli olduğunun bir diğer kanıtlarıdır.

Bulgaristan'ın sistem değişikliği öncesinde en büyük pazarının eski
Doğu Bloku ülkeleri olduğu dikkate alındığında ise* Bulgar firmalarının
bu ülkeler ile olan geleneksel ilişkileri ve kurulmuş olan iyi
ilişkilerinin de Türk firmalarının bu ülkelere Bulgaristan üzerinden
açılmalarında bir fırsat niteliğindedir.

Bulgaristan pazarında gıda* ev ve ofis mobilyaları* tüketim malları
gibi konularda Yunanistan * Almanya ve İtalya pazara hakim olup*
Türkiye'nin ekonomik potansiyeli bu ülkeler ile pazarda rekabet etmeye
yeterlidir Ancak yeni pazarlara ilk giren ülkeler olmaları sebebiyle *
bu ülkeler yarışta avantajlı konum arzetmektedirler Bu avantajın bizim
aleyhimize giderek büyümemesi için en kısa sürede resmi ve özel
kuruluşlar olarak harekete geçilmesi gerekmektedir Zira* Bulgaristan
hemen yanıbaşımızda * kaybedilmemesi gereken ve geniş potansiyeli olan
bir ülkedir.
Bu cümleden hareketle* Türk ihraç ürünlerinin tanıtımı* pazarlanması*
butün bunların etkin bir şekilde yapılabilmesi için Ticaret Merkezi
kurulması da gündem de tutulması gereken bir husustur Kurulacak Ticaret
Merkezi tarihsel nedenlerle zaman zaman kırılamayan Türk mallarına
yönelik olumsuzluk ile bavul ticaret yoluyla gelen bir kısım kalitesiz
mal nedeniyle oluşan olumsuz Türk malı imajının da bertaraf edilmesini
sağlayabilecektir Piyasanın tanınması* tüketicinin eğilimlerinin
anlaşılması ve önceden tesbiti ile dağıtım* fiyatlandırma gibi
kolaylıkları getirebilecek olan Ticaret Merkezi* para* zaman ve emek
kaybını da önleyecektir.

Bilindiği üzere* 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren Avrupa Birliği ile
ülkemiz arasında Gümrük Birliği gerçekleştirilmiştir Bu anlaşma gereği
ülkemiz* üçüncü ülkelerden yaptığı ithalatta* gümrük vergilerini AB ile
aynı seviyeye çekmiş* tarifelerin Ortak Gümrük tarifesi düzeyine
getirilmesi ile Bulgaristan da Türkiye'ye yönelik ihracatında önemli
avantajlar sağlamıştır Öte yandan* Bulgaristan'ın AB'yle yaptığı
anlaşma ile AB ülkelerinden birçok mal Bulgaristan'a düşük oranlı
gümrük vergileriyle ithal edilirken Türkiye'den yapılan ithalat iki
ülke arasında yapılması gereken Serbest Ticaret Anlaşmasının
akdedilememesi sonucu yüksek gümrük vergileri nedeniyle zorlanmakta*
hatta imkansız hale gelmektedir.

Bu çerçevede* uzun bir aradan sonra 3-5 Eylül 1997'de Sofya'da başlayan
Serbest Ticaret Anlaşması görüşmeleri* 26-28 Mayıs 1998 tarihinde
Ankara'da* 17-19 Haziran 1998 tarihlerinde Sofya'da sürdürülmüş* iki
tur görüşmenin ardından 19 Haziran 1998 tarihinde parafe edilmiştir 11
Temmuz 1998 tarihinde Devlet Bakanımız Sayın Işın Çelebi ve Ticaret ve
Turizm Bakanı Sayın Valentin Vasilev tarafından imzalanmış olan olan
Anlaşma 111999 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Bulgaristan'la ticari ilişkilerimizin geliştirilmesinde önemli
olabilecek diğer bir husus ise* Bulgaristan'da kurulacak olan bir Türk
Bankasının varlığıdır Bulgaristan'da herhangi bir Türk Bankası veya
banka şubesinin mevcut olmaması* Türk işadamlarının Bulgaristan'a olan
ilgisini ve rahat iş yapabilme kabiliyetini azaltan unsurların başında
gelmektedir Bankacılık faaliyetlerinin olmaması ülkemizle ticaret yapan
Bulgar işadamlarını da olumsuz etkilemektedir Bulgaristan'ın güvensiz
ortamında yüklü peşin dövizle çalışmak zorunda kalan yada muhabir banka
aracılığına başvuran firmalar bu olumsuz durumu sıklıkla dile
getirmektedirler Bu durumun giderilmesine yönelik olarak* iki ülkenin
Siyasi Otoritelerinin de gündemde tuttukları* Türk bankalarının
Bulgaristan'a gelmeleri girişimleri hızlandırılmalıdır.

Bu konuda Müşavirliğimize yapılan başvurular çerçevesinde bazı özel
bankalarımıza Bulgar Bankacılık Mevzuatı ve gerekli yasal düzenlemeler
intikal ettirilmekte olup* 11 Temmuz 1998 tarihinde Şubesinin açılışı*
Başbakan Sayın Mesut Yılmaz tarafından yapılmış olan TC Ziraat
Bankası'nın yanısıra* 1966 yılından bu yana temsilci bazında
Bulgaristan Bankacılığıyla ilgilenmekte olan Demirbank da Bulgaristan
Merkez Bankasına Banka açmak için 25 Haziran 1998 tarihinde başvurusunu
yapmıştırKesin lisansına 12 mart 1999 tarihinde alan
Demirbank-Bulgaria'nın açılışının da 22-23 Mart 1999 tarihlerinde
Bulgaristan'a resmi ziyarette bulunacak olan Cumhurbaşkanımız
tarafından gerçekleştirilmesi beklenmektedir.

Ülkemizin Bulgaristan'la ticari ilişkilerinin geliştirilmesinde ele
alınması gereken diğer bir husus da* Eximbank Kredileridir Bulgaristan*
içinde bulunduğu ekonomik zorlukları aşma sürecindedir Gerek yabancı
yatırımcılarca* gerekse IMF* Dünya Bankası gibi kurumların
yetkililerince de değişik platformlarda ifade edildiği üzere*
enflasyonu azaltmada* büyümeyi sağlamada* dış borçlarını ödemede önemli
adımlar atılmaktadır Özelleştirme hızlı bir şekilde yürütülmeye
çalışılmakta* yabancı yatırımlar için ülke yasal mevzuatı da dahil
olmak üzere gerekli düzenlemeleri yapmaktadır Ekonomik göstergelerinin
iyiye gidiyor olması* Bulgaristan'la ticari ilişkileri artırmayı
sağlayacak finansman desteğinin ülkemizce yeniden gözden geçirilmesi
gereğini ortaya koymaktadır Bu çerçevede* Bulgar bankacılığındaki
zorluklar bilinmekle birlikte* Bulgaristan'a yönelik ülke kredisinin
yeniden açılmasında ve ihracatçının kullanımına verilmesinde yarar
görülmektedir Bu arada* Türkiye ile Bulgaristan arasında
gerçekleştirilen 13 Dönem Karma Ekonomik Komite toplantısı protokolünde
Türk Eximbank kredileriyle ilgili bir düzenleme yapılmıştır Buna göre*
Türk müteahhitlerince üstlenilecek alt yapı projelerinin
gerçekleştirilmesi karşılığında kullanılmak üzere* ülkemizce 50 milyon
dolar tahsis edilmesi niyeti belirtilmiştir.

İki ülke arasında ticari ilişkilerin geliştirilmesinde önemli rolü
olacak Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması 18 Eylül
1997 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir Çifte Vergilendirmeyi Önleme
Anlaşması da yürürlüktedir. Ayrıca* İki ülke arasında ticari bazı
aksaklıklara yol açan* sınırda bekleme ve belge değiştirilmesi
sorunlarına çözüm olabilecek ortak sınır kontrol bölgesi yaratılmasına
ilişkin bir Protokol de 14111997 tarihinde imzalanmış* iki ülke Gümrük
yetkililerince çalışmalara başlanılmıştır.

Tüm bu olumlu gelişmelerin ışığı altında* gerek ülkemizde* gerekse
Bulgaristan'da* kamuoyu* yatırım yapılması* özelleştirme çalışmalarına
katılınması* ticari ilişkilerin arttırılması amacına yönelik olarak
bilgilendirilmeli* ciddi güvenilir Türk firmalarının kaliteli*
standardlara uygun üretimleriyle Bulgaristan'a gelmeleri
özendirilmelidir Bu cümleden olmak üzere* Türk İşadamları Heyetlerinin
Bulgaristan'a organize olarak gelişlerinin sağlanmasının ve ülkemizin
tanıtımının yapılmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:26 pm

Osmanlı Eyaletinden Üçüncü Bulgar Çarlığına


Bulgarlar* "Ogur" adı verilen* çeşitli Türk boylarından meydana gelen
bir boylar birliğidir. Bu boylar içerisinde* Onogur* Oturgur* Saragur
ve Kutrigurlar başta gelmektedir. Önceleri Asya Hun İmparatorluğu'nun
batısında oturmakta iken* Hun İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra*
II. Yüzyılın sonunda Kafkasya'ya geldiler. Burada iki yüzyıl kadar
kaldıktan sonra* Karadeniz'in kuzeyinde Büyük Bulgar Hanlığı'nı tesis
ettiler. Fakat Hazar Devleti'nin baskısına dayanamayarak* Tuna
havzasına yerleştiler. 681 yılında Tuna Bulgar Devleti'ni kurdular ve
yüksek bir kültüre sahip olduklarından* buradaki halklara üstünlük
sağladılar. Yalnız çevredeki Slav milletleri değil* Bizans'ı bile
etkilediler.
Fakat kendileri Türk boylarından meydana geldikleri halde geniş bir
Slav-Ortodoks kitleye egemen olmuşlardı. Sayılarının azlığı* zamanla
onların bu geniş Slav-Ortodoks kültüründen etkilenmelerine sebep oldu.
864 yılında Hristiyanlığın Ortodoks mezhebini kabul ettiler. Slavca
resmi dil oldu. Türkçe ünvanlar atıldı. Bu sırada Sırplar ile sıkı bir
mücadeleye girişildi. X. Yüzyılda devlet zayıfladı ve 1018'de Bizans'ın
egemenliği altına girdi. Böylece* Birince Bulgar Çarlığı ortadan
kalktı. Bu tarihten sonra* Karadeniz'in kuzeyinden gelen Kuman* Kıpçak
ve Peçenekler* Bulgaristan'ın nüfus yapısına katkıda bulundular. 1185
yılında Bizans'ın etkisinden kurtulup* Misya'da İkinci Bulgar
Çarlığı'nı kurdular. İkinci Bulgar Çarlığı* 200 yıl kadar bağımsız
olarak yaşadı. Fakat sonra* daha büyük ve kalıcı bir gücün etkisi ile
karşı karşıya kaldı. Bu güç* Osmanlı Devleti idi.
XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rumeli'ye geçmeye başlayan
Osmanlılar* Çimpi kalesinin alınması ile başlayan fetihlerine* Gelibolu
ile devam ettiler. Daha sonra* İstanbul* Vize ve Edirne yönünde üç
koldan ilerleyerek* yeni topraklar elde ettiler. Bu ilerleyişi
desteklemek için Anadolu'dan savaşçı oymaklar getirildi ve uçlar
gittikçe* geride yeni yerleşim alanları kuruldu. Daha önce ıssız ve
güvensiz olan kırsal bölgeler* sosyal ve ekonomik bir canlılık
içerisine girdi.

Özellikle vakıf sistemine dayanan dini ve ticari kurumlar* hem yeni
yerleşim birimlerinin kurulmasında* hem de var olanların gelişmesinde*
önemli bir rol oynadı. Edirne* Filibe* Serez* Üsküp* Sofya* Silistre*
Tırhala* Yenişehir ve Manastır* bu türlü yerleşim merkezlerinin başında
gelir. Osmanlı Devleti* küçük devletler ve derebeylerin elinde
parçalanmış bulunan Balkan topraklarını* kendi idaresinde ve güçlü bir
devlet çatısı altında birleştirdi. Bu arada Bulgaristan* 1363-1393
yılları arasında verilen mücadeleler sonunda* bir Osmanlı toprağı
haline geldi. Bu şekilde* İkinci Bulgar Çarlığı da tarihe karışmış
oluyordu.
Bulgaristan * Osmanlı yönetimi altında" güzide bir vatan toprağı"
olarak işlem gördü. Çünkü Bulgaristan * Rumeli'de bulunuyordu ve bu
bölge* Osmanlı fetih politikasına göre bir "dârü'l-cihâd" idi. Anadolu*
Selçuklular zamanında Türk-İslâm karakterini kazanmıştı. Artık sıra*
Rumeli'deydi. Bulgaristan da* Rumeli'nin İstanbul'a en yakın bölgesi
olarak* bu politikadan nasibini aldı.

Şenlendirmek amacıyla kitleler halinde yapılan göçlerden sonra* Timur
istilası bu göçleri daha da artırdı. Kısa zamanda Trakya* Doğu
Bulgaristan* Meriç vadisi ve Dobruca* Türk nüfusun çoğunlukta olduğu
bölgeler konumuna geldi. Filibe başta olmak üzere Vidin* Rusçuk*
Ziştovi* Silistre ve Niğbolu gibi şehirler* imparatorluğun önemli
merkezlerini oluşturdu. Fetih öncesinde derebeylerin elinde parçalanan
topraklar birleştirildi ve "devlet malı " haline getirildi. Onu işleyen
köylüler de* sürekli bir kiracı konumuna girdi. Köylü* bu kiraya ait
belli birkaç vergiyi ödedikten sonra* hiçbir şekilde angarya ile
yükümlü tutulmadı. Kısaca Bulgar halkı* uzun zamandan beri unutulmuş
bir rahatlığın tadına kavuştu.
Kurulan yeni yerleşim birimleri; çeşitli adlar* aldı. Bunlar*
kurucusunun *yerleşen Türk oymağının* Anadolu'dan geldikleri yerin
adlarıyla veya bir başka şekilde anıldı. Bu konuda* Kayı *Menteşeli*
Turahanlı* Doğancı* Hacı-Timurhan* Burhan Baba* Selman Dede ve Eskice
-Pazar gibi adları sayabiliriz. Zaviyeler ve Türk dervişleri*
Rumeli'nin sosyolojik fethi bakımından çok önemli bir görevi yerine
getirdiler. Asıl Müslüman nüfusu* Anadolu'dan gidenler oluşturdu.
Ayrıca* hem inanç tercihi* hem de hakim unsur zümresine dahil olmanın
avantajlarından faydalanmak amacıyla* İslamiyet'i kabul edenler oldu.

Bulgaristan* Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde* Rumeli Eyaleti'nin
önemli bir bölümü olarak yer aldı. Klasik dönemde Bulgaristan'ı* Sofya*
Silistre* Vidin* Köstendil* Niğbolu* Vize ve Çirmen sancaklarına
ayrılmış olarak görüyoruz. Bu dönemde Bulgaristan'ın önemli yerleşim
birimleri şu şekildedir.Ahyolu* Akçakızanlık* Çırpan* Eskizagra*
Filibe* Hırsova* Karinabad* Niğbolu* Pravadi Razgrad* Ruskasrı*
Silistre* Şumnu* Tırnova* Varna* Yenizagra.
Bulgaristan* XVII. Yüzyıldan itibaren çeşitli idari birimlere bölündü.
Hatta Silistre ve Niğbolu* Rumeli Eyaleti'nden ayrılarak* yeni kurulan
Özi Eyaleti'ne bağlandı.
Türk İdaresi ile birlikte Rumeli'ye çeşitli tarım ürünleri de geldi.
Bakır* Kurşun* Altın* Demir ve özellikle de Gümüş gibi madenlerin
işletilmesinde önemli artışlar görüldü. Osmanlı ordusunun savaş
hazırlıkları için yapılan geniş ölçüdeki satın almalar* bölge
ürünlerinin değerlendirilmesi açısından olumlu etkiler yaptı.

Diğer taraftan saray* köprü* han* kervansaray* imaret* çeşme* su
kemeri* sebil* cami* mescid* tekke* mektep* medrese* hamam* kaplıca*
ılıca* bedesten* çarşı* dershane* hastahane* kütüphane ve saat kulesi
olarak* Bulgaristan'da yapılan eserlerin sayısı* 3.500 civarındadır. Bu
eserler* yalnız Türklerin değil* gayri müslümlerin ihtiyaçlarına
yönelik sosyal kurumlar olarak da hizmet verdi. Dini eserler bir tarafa
bırakılacak olsa bile* Bulgaristan'da 273 mektep* 142 medrese* 116 han*
113 hamam* 24 köprü* 75 çeşme ve 16 kervansaray yapıldığını görüyoruz.

Osmanlı Devleti* XVIII. Yüzyıl boyunca* Rusya ve Avusturya ile iki
cepheli olarak çeşitli savaşlar yapmak zorunda kaldı. Bulgaristan*
büyük ölçüde bu savaşlara sahne oldu. Diğer taraftan Fener
Patrikhanesi'nin Bulgarları asimile etmek isteyen politikası ve yere
yöneticilerin çeşitli yolsuzlukları Rumeli gibi* Bulgaristan'ı da
olumsuz yönde etkiledi. Bunların sonucunda merkezi otoritenin etkisini
kaybetmesi üzerine* Osmanlı idaresi ile sağlanan huzur yavaş yavaş
kaybolmaya başladı. 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması'ndan sonra
Bulgaristan* diğer bir adlandırma ile "Tuna Boyu" Osmanlı Dünyası'nın
Avrupa serhaddini meydana getirdi. Artık Bulgaristan Rus orduları
tarafından bir geçiş güzergahı haline gelecektir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:26 pm

Bulgaristan'da Türk Varlığı


Osmanlı gazilerinin Gelibolu yarımadasına çıkmalarıyla başlayan Şark
Meselesi önce Türklere karşı Avrupa topraklarını nasıl koruyabilmek ve
1683 Viyana bozgununndan sonra Türkleri Avrupa topraklarından nasıl
atabilmek sorularına cevap aramak endişesiyle yaratılmıştı. Bu süre
içinde* Türk dinamizminden ürken Hristiyan dünyası Türkün çirkin bir
görünümünü yaratmak istemiş* gerek edebiyat ve gerekse sanatında bu
konuyu özellikle işlemişlerdi. XVIII. yüzyılın sonuna doğru
yaklaşıldığında bünyesinde ekonomik* kültürel ve teknolojik değişmeyi
geliştirerek güçlü ülkeler arasına katılan Rusya* Fransa ve İngiltere
ile birlikte karşısında ortak bir sorun bulmuştu: Gerilemekte olan
Osmanlı İmparatorluğu'nun geleceği. XIX. Yüzyılla birlikte sorun Türk'ü
Avrupa topraklarından atmaktı. ancak bununla yetinilmezdi. Birinci
Dünya Savaşı'nın sonunda 31 Ekim 1918'den sonra 21 ay 11 gün boyunca
uzun süren pazarlıklar Türkiye'nin paylaşılmasını gündeme getiriyordu.
Ancak* Türkün şanlı istiklal mücadelesi buna imkân vermedi. Şark
Meselesini halletmek üzere olduklarını düşünenler* genç ve kuvvetli
Türkiye Cumhuriyeti'yle karşılaştılar.
Fuad Köprülü'den bu yana artık kuruluş şartları pek iyi bilinen ve bir
yandan eski Türk geleneğine* diğer yandan da İslâmî esaslara dayanan
Osmanlı devletinin gelişme yönü* sürekli Batıya doğru olmuştur. 1345'e
doğru kendisi gibi bir gazi beylik olan Karesioğullarının ilhâkı*
Osmanlılara Edremid Körfezi ile Kapıdağı arasındaki bölgeyi
kazandırarak* onları Avrupa toprakları karşısına getirdi. Karesi
gazileri* bu önemli uç bölgesine atanan Orhan Bey'in enerjik oğlu
Süleyman'ı Rumeli'de fütuhata teşvik ettiler. 1346'dan 1352'ye kadar
geçen süre içinde Osmanlılar* Aydınoğlu Gazi Umur Bey de haçlılarla
uğraştığı için bu bölgede gazayı yürüten tek kuvvet olarak
Balkanlardaki Bizans'ın durumundan yararlandılar ve 1352'de adım
attıkları Rumeli'de sürekli ilerlediler.

Bu ilerlemede Osmanlıların hemen bir uç oluşturarak orayı yeni bir
hayat ve faaliyet alanı olarak belirlemelerinin büyük rolü olmuştur.
Kronolojiyi kısaca hatırlarsak* 1357'de Süleyman Paşa'nın ölümü üzerine
Şehzâde Murad'ın lalası Şahin ile birlikte bu bölgeye gelmesi 1361'de
Edirne'nin fethi* Kuzeye doğru fütuhatı ilerletmek için oluşturulan uç
kollarının faaliyetini hızlandırdı. 1366'da artık Rumeli'de yeterince
kalabalıklaşmışlar ve sağlam bir şekilde tutunmuşlardı. Bu göç hareketi
fetihleri adeta zorlamaktaydı. XV. yüzyıl ortalarına ait paşa
sancakları nüfus tahrir defterleri bu bölgelerde nüfusun % 80-90'a
varan büyük çoğunluğunun daha o zamanlarda Müslüman Türklerden ibaret
olduğunu göstermektedir. Bu deliller* Gregoras ve Dukas gibi Bizans
kaynaklarının* "Türklerin kitle halinde yerleşmek üzere geldikleri"
hakkındaki ifadelerinin mübalağalı olmadıklarını göstermektedir. Esasen
Osmanlılar bunun için Selçuklular tarafından da geniş ölçüde
kullanılmış* eski bir kolonizasyon usulü olan ve sürgün denilen
yöntemden yararlanarak Türkmen gruplarını özellikle istila yolları
üzerinde ve uçlarda yerleştirmişlerdi. Diğer taraftan XV. yüzyıla ait
vakıflar ve tahrir defterleri* çiftçi halkın da geniş ölçüde
kolonizasyon yaptığı ve yüzlerce köyün kurulduğuna tanıklık
etmektedirler.

Gelen Müslüman Türklerin genellikle Hristiyan köyleere karışmayarak
müstakil köyler kurdukları görülmektedir.Fetihlerin ilerlemesiyle
uçlarda yeni sınırlara ulaşılmakta ve yeni ilerleme kolları
düzenlenmekteydi. Edirne'nin fethinden sonra sol kolda Evranos Gazi
komutasında İpsala* Gümülcine* Serez* Selanik yönünde ilerlenirken orta
koldaki uç beyi idaresinde Edirne merkez olarak Filibe* Sofya yönünde;
sağ kolda da Zağra* Karinabad* Dobruca* Silistre'ye doğru hedefler
belirlenmişti. Uçların bu taksim şekli* eski Türk geleneğine bağlı olup
ileride Rumeli'deki sancaklar sağ* sol ve orta kol sancakları olarak
üçe ayrılacaktır.

I. Murad'ın saltanatı döneminde bu ilk üç istikametteki Balkanların
başlıca yolları ve merkezleri* Osmanlılar tarafından ele geçirilmiş
bulunuyordu. Orta kolda Meriç vadisi* sağ kolda Tunca vadisi izlenerek
Balkan dağları eteklerine daha 1366 yılında varılmıştı. Oradan
Sofya'ya* 1385'lerde ulaşıldı. 1386'da Niş zaptolundu. Fetihler sürüp
gitti. Osmanlılar birbirleriyle rakip olmaları yüzünden müttefik
bulmada zorluk çekmediler. Mesela 1365-66'da Bulgaristan'ın kuzeyinden
Macarlar ve Eflak Beyi tarafından istilaya uğraması* Bulgar Kralı
Şişman'ı Osmanlılara tâbi hâle getirmişti.Diğer taraftan Osmanlılar
Balkan anarşisi içinde birleştirici dinamik bir kuvvet olarak meydana
çıktıktıkları zaman Bizans ve Balkanlar yalnız siyasî bakımdan değil*
sosyal ve dinî bakımdan da derin bir ayrılık içindeydi. Merkezî
otoritenin yokluğu* iç harpler* eyaletlerde senyörlerin toprak ve köylü
üzerinde çok sıkı ve keyfî tasarruf ve tahakkümünün yerleşmesi sonucunu
vermişti. Toprağa bağlı köylü* senyöre mahsul vergisinden başka bir
takım angarya hizmetler de yapmak zorundaydı. Odun ve saman temini*
öküzlerle senyör için haftada iki veya üç gün hizmet* bunların en
yaygın ağırlarıydı.

Çiftçinin toprağından kaçması ve senyörler arasında köylüyü kendi
toprağına çekmek için rekabet ve mücadele* bu kötü şartların doğurduğu
bir sonuç idi. Osmanlı yönetimi gelince* şu prensipleri tatbik ederek
Balkanlarda adeta sosyal bir inkılabın temsilcisi oldu. Öncelikle bütün
tarım toprakları üzerinde devletin yüksek mülkiyet haklarını tesis
ettiler* başka bir deyişle toprağı sıkı şekilde devlet kontrolü altına
aldılar. Mahallî senyöriyal hakları ilga ettiler ve mahallî
senyörlükleri kaldırdılar. Bunun doğal bir sonucu olarak senyörlerin ve
manastırların köylü üzerindeki angarya ve imtiyazlarını lağvettiler.
Mesela odun* saman* taşıma* senyörün toprağında çalışma angaryaları
karşılığında 22 akça çift resmi denilen bir vergi koydular. Feodal
hizmetlerin suistimallere açık uygulamalarına karşı* bu kolay
ödenebilir vergi* başlı başına bir inkılap olmuştur.

Kısacası Türk rejimi Bizans'ın son döneminde ve Stefan Duşan
İmparatorluğu parçalandıktan sonra Balkanların büyük bölümünde ve Frank
egemenliği altındaki Yunan topraklarında görülen feodalleşmeye karşı
köylüyü etkili koruma altına alan* tarafsız* yerli halkın haklarına
saygılı* kuvvetli bir merkezî idareyi ve onun getirdiği bir güveni
temsil etmekteydi.
Balkan feodal dünyasında genel olarak devlet gücünün belli ölçüde yok
olarak yerini senyörlerin dallanıp budaklanmasına ve birbirlerinin
içine girmesine bıraktığı görülür. Buna karşılık* Osmanlı padişahı*
veziriazam ve divanın yardımlarıyla köklerini imparatorluğun dört bir
yanına kadar uzatan bir yönetim piramidinin tepesinde yer almaktadır.
Merkezî iktidarın uygulayıcıları* yani ehl-i örfü* yargı gücünün
temsilcilerini denetim altında tutmaktadır. Osmanlı devleti feodal
sistemde olmayan bir dizi özellik arzetmekteydi. Tımarlardan yararlanma
hakkının ancak hizmet karşılığı devredilmiş olması ve bu hakkın
çiftçilerin bizzat kendileri üzerinde değil* reayanın devlete yükümlü
olduğu mali haklar üzerinde tesis edilmiş bulunması* belirtilmesi
gereken en önemli niteliklerdir.

Özelliklerini kısaca açıkladığımız bu yönetim düzenini kuran Türklerin
başvurdukları fetih sistemi* komşu devletlerdeki hükümdarlıkları ele
geçirip buralarda yerleşmek* sonra yerli hanedanları tedrici şekilde
yok ederek o bölgeler üzerinde kontroller kurmaktı. Bu* o bölgedeki
yaşayan ahalinin assimile edilmesi* ihtida ettirilerek kimliklerinin
yokedilmesi demek değildir. Ortadan kaldırılan feodal yöneticilerdir.
Türk yönetiminin iledi düzeni buradaki yerleşiklerin hayat şartlarında
olumlu tesirler yapmıştır. Bu hususta da tımar sisteminin rolü
büyüktür. Tımar sistemi bir yandan yerli ahaliyi etkilerken diğer
yandan da merkezî otoriteyi getirdiği için Türk göçünü de
kolaylaştırmıştır. Nitekim* tımar sisteminin uygulandığı bölgelerde
Türkleşme uygulanmayan bölgelere göre daha fazladır. Bu iki yönlü
gelişmenin örneklerini şöyle sıralayabiliriz:

Bir Arnavut tarihçi olan Selami Pulaha tarafından 1974 yılında Tiran'da
yayınlanan 1485 Tarihli İşkodra Tahrir Defteri'ni (Defter-i Mufassal-ı
Liva-i iskenderiye) incelediğimiz zaman ilk göze çarpan husus* yer ve
şahıs adlarının orijinalitesini koruduğudur. Mesela II. cildin 5'inci
sayfasında sekiz tane dinî ibadet yeri görülmektedir. Bunlardan beşi
manastır* ikisi kilise* biri de keşişliktir. İpek nahiyesinde bir
Müslüman* altı tane de gayrimüslim mahalle vardır. Aynı nahiyenin
köylerinde de nüfus çoğunluğunu Müslüman olmayanların oluşturduğu
görülmektedir. İpek nahiyesinde yerleşim merkezi olan manastırlar
bulunmaktadır. Sayıları on kadar olan bu manastırların bir kısmının
isimleri: Manastır-ı İstasi* Manastır-ı Şumti Bogovaç* Manastır-ı
Nikola şeklindedir. Eserin 30'uncu sayfasında bulunan Karye-i Komnende
de aynı manzara görülmektedir. 36'ıncı sayfada bulunan Kumaron
nahiyesinde de bir manastır bulunmaktadır.

Bu defterdeki örnekler Osmanlıların fethettikleri bölge halkını* dil*
din ve ırk açısından serbest bıraktıklarının açık bir delilidir.
Aslında Arnavutluk'a ait olan bu defterlerde Müslüman olmayanların çok
oluşu* defterin ilk dönemlere ait olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü
Osmanlılar* İslamiyeti teşvik için bazı kıstaslar koymuşlardır. Yerli
halkın bazı görevlere gelebilmesi için askerî kadroya girmek veya bazı
görevlere gelebilmek için Müslüman olması gerekmektedir. Böyle olunca
özellikle Arnavutluk ve Bosna gibi bazı bölgelerde zorlama olmaksızın
dikkate değer ölçüde İslamlaşma görülmektedir. Ancak Arnavutlar ve
Boşnaklar İslamiyeti kabul ettikleri halde milliyetlerinde bir
değişiklik olmamamıştır. Yani Türkleşmemişlerdir. Nitekim Arnavut
tarihçisi Selami Puhala bir çok araştırmasında bu hususu açıkça dile
getirmektedir.

Dr. Gyula Kaldy-Nagy'nin 1971 yılında yayınlamış olduğu Kanunî Devri
Budin Tahrir Defteri (1546-1562)* Macaristan'daki Türk hakimiyetini
daha yakından tanımaya imkân vermektedir. "Nahiye-i Budun der liva-i
Paşa" başlığı altında Nefs-i Budun'daki şahıs adlarının ve mahallelerin
büyük bir kısmının gayrimüslimlerden oluştuğu görülmektedir. Halbuki
daha sonra bahsedeceğimiz Sofya Tahrir Defteri'ne göre* Sofya şehrinde
nüfus çoğunluğu Müslüman Türklerdir. Hatta defterin önsözünde de
belirtildiği gibi bazı Macarca kelimelerin defterde kullanıldığı
görülmektedir. Mesela biro=muhtar* diak= kâtip* varos= şehir... gibi.

Mc. Govan* Bruce W. tarafından 1983 yılında yayınlanan Sirem Sancağı
Mufassal Tahrir Defteri* Osmanlılar devrinde Sirem'in nasıl yönetildiği
hakkında geniş bilgi vermektedir. Belgede Türklerin fetih politikaları
ile ilgili oldukça ilginç kayıtlar bulunmaktadır. Burada ilgimizi çeken
husus* Osmanlıların en belirgin fetih ve yerleşme politikası olan; bir
bölgeyi aşamalı olarak merkezî yönetim altına alma yöntemidir.
Sirem sancağının sakinleri Sırplar olduğu için yer ve şahıs adlarının
çoğu Slavcadır. Sirem sancağında da nahiye ve köy adlarının büyük bir
kısmı eski yer adlarının devamıdır ve yayınlayan tarafından da
belirtildiği gibi çoğu Slavcadır. Burada Masanstır-ı İstari ve Kızıl
Kilise gibi yerleşim merkezleri vardır. Sancağın İlok kasabası şehir
merkezi olarak çoğunlukla Müslüman Türklerden oluşmaktadır. ancak az
sayıda da olsa gayrimüslim isimlere rastlanmaktadır. Aynı kazanın
köylerinden ikisi Müslüman Türk* 37'si gayrimüslim ve üçü de
karışıktır. Müslüman Türk olmayan köylerin bir kısmında bir veya iki
hane Müslüman Türk bulunmaktadır. Pek çok kazası olan Sirem sancağının
öteki kazalarının da durumu İlok ile benzerlik göstermektedir.

Buraya kadar sıraladığımız örnekler* Osmanlıların Balkanlardaki
egemenliği gerçekleşirken bugünkü bazı tarihçilerin iler sürdükleri
gibi sistemli bir ihtida* yani İslamlaştırma politikası takip
etmediklerine delildir. Nitekim Batılı bir Osmanlı tarihçisi olan
Machicl Kiel* 1985 yılında yayınladığı Art and Society of Bulgaria in
tihe Turkish Period adlı eserinde bu görüşleri aynen desteklemektedir.
Zaten böyle bir zorlamayı gerektirecek bir davranışa yönelmeleri söz
konusu olmazdı. Şöyle ki*


1. Osmanlı devleti* Orta-Doğu İmparatorluklarının çoğu gibi bir takım
kaynaklardan beslenen* özellikle eski Türk geleneğinden etkilenen bir
yönetim anlayışını* İslami teoriye dayandırmıştı. İslam hukuku olan
fıkıh* temel olarak Müslümanların ilişkilerini düzenleyen kurallar
getirmiş olmasına rağmen Müslüman olmayanların da İslam halifesinin
otoritesini tanıdıkları takdirde zimmî statüsüne alınarak hangi
esaslara tabi olacaklarını belirlemişti. Yönetim açısından onların
gayrimüslim olmaları* herhangi bir zorluk yaratmıyordu. O nedenle
İslama davet ya da kendiliğinden hidayete erme* ancak sevinçle
karşılanan bir olgu olarak değerlendirilmekte ve bu tür yeni din
kardeşleri hüsnü kabul görmekteydi.
2. Balkanların fethinde biraz önce de açıkladığım gibi Osmanlılar "uç"
geleneğinin itici gücünden yararlanmışlardı. Uç hayatının hoşgörülü*
elektrik nitelikleri* zimmî denerek* padişahın koruyuculuğu altına
alınan gayrimüslimlere karşı hinterlanddan daha toleranslı bir
davranışa sebep olmaktaydı.
3. Ayrıca* gayrimüslimlerden alınan şerî vergi cizyenin* nakdî bir
vergi olması dolayısıyla bu gelirler doğrudan merkezî hazineye
aktarılabilecek cinsten olduğu için devletin bu açıdan da zorla
İslamlaştırma politikası uygulaması söz konusu değildi.
4. Fethedilen ülkelerin yine İslamî teori açısından dârü'l-İslama*
İslam toprağına dönüşmesinden dolayı buraları Türk-İslam nüfus
açısından da yerleşmeye açık hale geliyordu. Nitekim gelişmenin bu
ikinci yönünün bol sayıda delilini sıralamak mümkündür:

Fethedilen bölgelere Türk-İslam nüfusun akımı* başlıca şu yollarla oldu:
1. Osmanlıların Balkanlara geçip ilerlemeye başladıkları andan itibaren
Türkmenlerin de orada yerleşmeye başladıklarını görüyoruz. Bu iş
ilerledikçe buna uygun olarak Türkmen taifelerinin sayıları ve önemleri
artmış* daha sonra da bunları askerî bir teşkilata bağlamak*
kendilerine mahsus bir nizam ve kanun meydana getirmek gereği ortaya
çıkmıştır. Bu vakıanın delillerini hem kroniklerde* hem de tahrir
defterlerinde bulmak mümkündür. Mesela* Aşıkpaşazâde* daha 1335'de
"Karesi vilayetine gelen göçer evlerin Rumeli'ye geçirildiğini*
bunların bir müddet Gelibolu civarında sâkin olduklarını" kaydetmekte
ve Hayrabolu'ya giderek yurt tutup gaza ile meşgul olduklarını ilave
etmektedir. Bunu fethin ilerdeki safhalarında Balkanların bütün
bölgelerinde görüyoruz.

Rumeli'de tamamen yayıldıktan sonra tahrirlerini ve yükümlülük altına
alınmalarını kolaylaştırmak amacıyla* Türkmenler ya yoğun olarak
bulundukları mevki ve merkezin adına* ya herhangi bir niteliklerine* ya
da o cemaatin reisliğini yapan kişinin adına göre adlandırılmışlar ve
resmî işlemlerde böylece tanınmışlardır. Diğer taraftan* bu Türkmen
gruplarına göre ayrı ayrı defterler düzenlenmiş* bunların birer
suretleri merkeze gönderilmiş* diğer suretleri de Türkmen beylerine
verilmiştir. Daima başvurulan* gerektiğinde sureti çıkartılarak ilgili
kişilere gönderilen bu defterler zaman zaman yenilenmiş yeni durumları
tam ve doğru olarak aksettirecek yeni tahrirler yapılmıştır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:27 pm

Sibirya Türkleri
__________________________________________________ ______
SİBİRYA BÖLGESİNDE YAŞAYAN TÜRK BOYLARI



Kumandi Türkleri

Tomsk vilâyetinin Bey ırmağı havzasında yaşarlar. Çiftçilik ve
hayvancılıkla geçinmektedir. Şaman dininden olup* nüfusları 100.000
civarındadır.

Tobol Türkleri

Güney Sibirya'da İrtiş ve Tobol havzalarında yaşamaktadırlar. Nüfuslan bilinmemektedir. Haklarında bilgi çok azdır.

Batı Sibir Tatarları

Obi nehrinin kolu olan Tobol nehri ile Altay ve Hakas Türk
Cumhuriyetlerinin bulunduğu bölgeye kadar olan Güneybatı Sibirya'da
yaşamaktadırlar.

Özellikle Obi* İrtiş ve Tobol nehri vadilerinde ve bu vadilerde bulunan
ToboJ* Tümen* Oms* Tomsk* Novosibir* İrkutsk* Arhangelsk* Çikitinks*
Kemerova ve Barabba şehirlerine yerleşmişlerdir. Kazan Tatarları ile
yakın akrabadırlar. Nüfuslan 350.000 civarındadır.

Telengit Türkleri

Altay Türklerinin bir kabilesidir. Altay dağlarının güney yamaçlarında
Teleski gölü civarında yaşamaktadırlar. Şaman dinine bağlı olup
nüfusları 5 bin civarındadır.

Şor Türkleri

Güney Sibirya'da Hakas Türk Cumhuriyeti'nin batısında Kemerova
vilâyetinde yaşamaktadırlar. Aynı bölgede yaşayan Televüt Türkleri ile
iç içedirler. Nüfusları 16.800 civarındadır. Bunların 12 bini Kemerova
şehrinde diğerleri Kemerova'nın kaza ve köylerinde yaşamaktadırlar.
Nüfusları gittikçe azalmaktadır.

Yaşadıkları bölge SSCB tarafından bilinçli geri bırakılmış*
sosyoekonomik ve kültürel sorunlar çözülmemiştir. Bölgede Türk yerleşim
birimleri susuz* elektriksiz ve yolsuz bırakılmıştır. Sor Türklerinin
elinden topraklan alınmış* kömür ocaklarında çalışmaya mahkûm
edilmiştir.

1917 yılma kadar kendi alfabelerini kullanan Şorlara Ruslar zorla Kiril
alfabesini kabul ettirerek kültürlerini yok etmeye çalışmışlardır.
Bunun sonucu 16.800 Sor Türkü'nden sadece ana dilini bilen 900 kişi
kalmıştır.

Sor Millî Hareketi* özellikle Türk milliyetçiliği ve kültürü muhafaza üzerinde çalışmalar yapmaktadır.

Pedagoji enstitüsünde son yıllarda açılan Sor dili bölümü* Rusya Federasyonu'na rağmen eğitimini sürdürmeye çalışmaktadır.

Semey nükleer poligonunda yapılan nükleer denemeler* kömür ocaklarından
çıkan radyoaktivite ve kömür tozları Televütler gibi Şorları da
etkilemiş* çok sayıda çocuk hasta ve sakat doğmuş* ölüm oranlan
artmıştır.

Bütün bunlara rağmen ata folklorunu* kültürünü ve dilini kanlarında
saklayarak* Türk kimliğini unutmadan bugünlere gelmesini başarmışlardır.

Televüt Türkleri

Telengitlerin bir kabilesidir. Güney Sibirya'da Kemerova vilâyetinde
yaşamaktadırlar. Bir zamanlar on binlerle ifade edilen sayıları bugün
2.800 kişiye düşmüştür. Bunun 2500'ü Kemerova'da diğerleri ise
Kemerova'nın köylerinde yaşamaktadır.

Televüt Türklerinin nüfuslarının bu şekilde azalmasının en büyük
sebepleri Rusya Federasyonu'nun uyguladığı asimilâsyon politikası ile
birlikte* 1943-53 yılları arasında nükleer denemelerin sıklıkla
yapıldığı Seney nükleer poligonunun bölgede bulunmasıdır. Bu nükleer
denemeler sonucu binlerce kişi hastalanmış* ölmüş* çocuklar sakat
doğmuştur.

Diğer bir sebep Televüt topraklarında bulunan zengin kömür ocaklarıdır.
SSCB zamanında toprakları bu kömür yüzünden elinden alınan Televütler
yoksulluğa itilerek kömür ocaklarında çalışmaya mecbur edilmiş* kömürün
taşıdığı radyoaktivite ve kömür tozlan ile yaşamaya mahkûm edilmiştir.

Bunun sonucunda kanama hastalığı (hemofili) Televüt Türklerine illet
olmuş* yol* su* elektrik* sağlık ocağı olmayan bölge Rusya tarafından
ölüme terk edilmiştir.

Nükleer felâket* kömür ve hemofili Televüt Türklerini yok olma
tehlikesi ile karşı karşıya getirmiştir. Televütler Altay
Cumhuriyeti'ne göç etme hazırlığı içerisine girmişlerdir.

Dolgan Türkleri

Güney Sibirya'da Şor Türkleri ile komşudurlar. Özellikle Krasnoyask
vilâyetine bağlı Dolgan-Nenets muhtar bölgesinde yaşamaktadırlar. Saha
Federe Türk Cumhuriyeti'nde yaşayan birçok Dolgan (Sahalaşmış-Tunguz)
Türk'ü bulunmaktadır. Nüfusları tahminen 5 binin üzerindedir.

Tofa Türkleri

Moğolistan Cumhuriyeti kuzeyinde* ****** gölünün doğusunda bulunan
İrkuts vilâyetinde yaşamaktadırlar. Nüfusları kesin olarak bilinmemekle
birlikte 2.000 kişilik bir kabile olduktan tahmin edilmektedir. Türkçe
konuşmaktadırlar.

Kumarı Türkleri

Şor'da yaşamaktadırlar* nüfusları 6 bin kişi civarındadır


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:27 pm

Moğolistan Türkleri

Moğalistan Çin egemenliğinde uzun bir sıire yaşadıktan sonra 1924'te
"Moğolistan Halk Cumhuriyeti" olarak kurulmuştur. Mogolistan* Türklerin
tarihinde ve geçmişinde önemli yer tutmuş ve ilk Anayurtlarının bir
parçası olmuştur. Ayrıca Türklerin ilk bilinen yazılı metinleri Orhun
Yazıtları (Kitabeleri) ve Yenisey Nehri kıyısındaki Kırgızların mezar
kitabeleri 731-732 bu bölgededir. Bu anıtlar Bilge Kağan ile Kültiğin
adına dikilmiş Yuluğ Tiğin tarafından yazılmıştır. Türklerin birleşik
Hanlığı Moğolistanda 546 da Orhon Nehri kıyısında kurulmuştur. Bölge
840'ta Uygur Türkleri'nin egemenliğine geçmiştir. Moğol
îınparatorluğunun çökmesi sonucu Uygur Türkleri'nin topraklan 1644-'ten
1911'e kadar Mançu Hanedanı'nın egemenliğine geçmiş ve burada Kazak*
Urianhay vr Hoton boyları arasında yedi Türk toplumıı yaşamlarını
sürdürmüşlerdir. Ayrıca bölgede Özbek ve Uygurlar da az sayıda
bulunmaktadır.

Bugün Moğolistan Halk Cumhuriyeti içinde 152.000 kadar Türk Halkları oldugu tahmin edilmektedir.
120.000 Kazak* 26.000 Urianhay* 6.000 Hoton* Türk dili konuşan ve Türk kökenli hane halklarıdır.

Türk Halkları çoğunlukla ülkenin Kuzey ve Kuzeybatısında
yaşamaktadırlar* Moğolistan Anayasasının ırk* cins* milliyet* din
gözetilmeksizin eşit haklar verdiği sanılmaktadır. Ve Moğol
Anayasası'nda Türklere siyasal* ekonomik* sosyal halkların verildiği
yazılmaktadır. Hatta Sovyet Kazakistan'ından buraya öğretmen* doktor*
getirildiği kaynaklarca doğrulanmaktadır.

Bu bölgede ki Kazaklar hayvancılıkla uğraşmakta ve çiftçilik
yapmaktadırlar. Bölgedeki Kazaklar milli kültürlerini korumaya büyük
çaba göstermişlerdir.
Moğolca konuşan ve Altay dağlarında yaşayan Urihanhay'lar ve Hotonlar. hayvancılık ve avcılıkla geçimlerini sağlarlar.

Moğolistan'da 14 yaşına kadar eğitim zorunludur. 11 yıllık tarım ve
sanayi okulları vardır. Okullarda Kazak programları * Moğol
programlarının yanında uygulanmaktadır.

1986 verilerine göre Kazak bölgesinde dokuz ilkokul* onaltı ortaokul*
bir de öğretmenokulu'nun olduğu kaynaklarca doğrulanmaktadır. Buradaki
öğrenciler genellikle Kazakistan Cumhuriyeti Üniversitelerine*
Alma-Ata'daki teknik okullara gitmektedirler.

Moğalistan'da din ve devlet işleri ayrı olup herkesin ibadet özgürlüğü
bulunmaktadır. Türk halklarına ait camiler bulunduğu gibi Şamanizm ve
Ataizm izlerine de rastlanmaktadır.

Eğitimde Kiril Alfabesi'ni kullanmaktadırlar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:27 pm

Nogay Türkleri
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Nüfus
: 1.030.000

Bulundukları başlıca şehirler :
Rusya Federasyonuna bağlı Astarhan* Terek* Kızılyar * Açıkulak*
Perekop* Çelyabinsk j Bulgaristan'ln Şumnu* Dobruca ve Türkiye'nin
Ankara -Polatlı * Şereflikoçhisar * Konya-Kulu * İstanbul* osmaniye*
Adana* Çorum* Eskişehir * Bursa* Kütahya Gaziantep* Isparta-Senirkent
şehirlerinde yaşamaktadırlar .

Siyasi ve idari konumları : Bulundukları ülkenin idari yapısına uymaktadırlar .

TARİHÇE

Türk tarihinde Nogay sözüne ilk olarak Altınordu devletinde
rastlanır. Nogay Han * üstün kabiliyeti * büyük teşkilatçılığı
sayesinde Altınordu devletinin en yüksek mevkilerine çıkar. Nogay Han'a
tabi olan Türk toplulukları onun adını almışlardır. Nogaylar* 13.
yüzyıla kadar* Deşt-i Kıpçak'ta ( Kıpçak çölünde ) göçebe hayatı
.yaşadılar. Birleşik bir hayat süren Nogaylar çeşitli sebeplerden
dolayı daha
sonra dağıldılar. Bir kısmı mekan değiştirirken kalabalık bir kısmı diğer Türk boyları arasında eridiler.

BUGÜNKÜ DURUM

Erimeden günümüze kadar kalan Nogaylar ; Hazar bozkırında* Kuzey
Kafkasya'da* Kırım'da * idii-Ural havzasında * Batı Türkistan'da ve
Litvanya'da * Dobruca'da* Deliorman bölgesinde ve Türkiye'de
yaşamaktadırlar.

1) Hazar Bozkırı Nogayları :

Aşağı itil'in geniş deltasında Astarhan çevresindeki köy ve kasabalarda* Kalmukya'nın güney kesimine düşen Kuma çayının
kuzey yöresinde bulunurlar. Kendi ağızlarını unuttukları için Kazanlı
diye de adlandırılırlar. Buradaki başlıca toplulukları 11 Kara ağaçlar
( Karagaş) 11 ve Kundurlardır.

2) Kuzey Kafkasya Nogayları :

Kafkasya'da beş bölgede yer alırlar. Dağıstan'ın Kuma ile Terek
akarsuları arasında kendi adlarıyla anılan bozkırda * özellikle
Kızılyar yöresinde * Hasavyurt ve Açıkulak kazalarında kalabalık bir
topluluk halinde bulunurlar.

3) Kırım Nogayları :

Nogaylar Kırım yarımadasının kuzeyindeki ovalık alan ile dağlık kesimin
kuzey eteklerinde* Perekop kasabası çevresinde * kuzeydoğuda Azak
denizine dökülen çaylar ( Tolmak* Bedri vb. ) boyunda yaşamaktadırlar.

4) İdil-Ural Havzası Nogayları :

Burada Tatarlar arasındaki ** Nogaylar'' ( Nagaybaklar )* küçük bir
etnik topluluktur. Günümüzde Başkurdistan'da ve Başkurdistan'ın
kuzeydoğu komşusu Çelyabinsk vilayetinin Yukarı Ural çevresinde
yaşamaktadırlar. Nogaybaklar* Kuzey ( Kıpçak ) Türkçesinin Başkurt
unsurlarının da karıştığı Tatar ağzıyla konuşurlar. Hıristiyanlığın
Ortodoks mezhebindendirler. Başkurdistan'daki Nogaylar* Kuzey
Türkçesi'nin Başkurt ağzıyla konuşurlar.

5) Batı Türkistan ( Kazakistan ) Nogayları :

Bu büyük bölgenin Kazaklar arasındaki Nogaylar'ı* onların boy düzeninde
* Orta ve Kiçi ( Küçük ) cüzlerde bulur)urlar. Orta cüzdekiler*
şecereye göre * Kongırat kolunun Camanbay'ından gelirler. Buradaki
Nogay'dan da Satıbaldı* Tokas* Şahan uruk- Iarının ataları çıkmıştır.
Kazakistan'daki Nogay obaları* şimdi Kızılorda .tümeninin Canga-Korgan
yöresinde yaşamaktadırlar. Hepsi Kuzey Türkçesinin Kazak ağzıyla
konuşurlar.

6) Kırgızistan Nogayları :

Kırgızlar arasındaki boy düzeninde Ön-Kol'a bağlı Çirik boyunun **
Nogay'' adlı bir oymağı vardır. Onlar* Kuzey Türkçesi'nin Kırgız
ağzıyla konuşurlar.

7) litvanya Nogayları :

Polonya'nın kuzeyinde ve Baltık denizinin doğu yanında yer alan bölgede yaşarlar. Nogaylar'a ''Litvanya Tatarlar''ı da
denir.Buradaki Nogaylar sadece dinlerini (İslam'l) muhafaza edebilmişlerdir.

Cool Romanya Nogayları :

Yüzyıllarca önce* Karadeniz'in batı kıyılarına göçmüş bulunan
Nogaylar*çağımızda Tuna ırmağı deltasının sağ yöresindeki Dobruca
bölgesinde ( Köstence ili ) dağınık olarak yaşarlar.

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

9) Bulgaristan Nogayları :

Tuna'nın güneyindeki Deliorman bölgesinde *Şumnu (Kolarovgrad ) çevresindeki köylerinde yaşarlar.

10) Türkiye Nogayları :

iki yüzyıl önce Türkiye'ye gelmiş Nogaylar'ın ÇOğU Orta Anadolu'ya
yerleştirildiler. Bugün Nogaylar * Ankara'nın Polatlı ve Şere-
flikoçhisar ilçelerinin bazı köylerinde* Konya'nın Kulu ilçesinin bazı
köylerinde* İstanbul* Osmaniye* Adana* Çorum* Eskişehir* Bursa*
Kütahya* Gaziantep ve Isparta'nın Senirkent ilçesinde yaşamaktadırlar.

NOGAYLILARIN NÜFUS DURUMU
Hazar Bozkırı 135.000
Dağıstan 147.000
Stavropol 163.000
çeçen-inguş 125.000
Karaçay-Çerkez 35.000
Azak Doğusu 170.000
Litvanya 15.000
Dobruca 90.000

Türkiye 150.000

Toplam 1.030.000


En son L.E.O tarafından Çarş. Kas. 11, 2009 11:29 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
L.E.O
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 347
Rep Gücü : 5613
Kayıt tarihi : 26/10/09
Yaş : 33
Nerden : böyle güzelim?

MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   Çarş. Kas. 11, 2009 11:28 pm

Kumuk Türkleri




Yrd. Doç Dr. Çetin PEKACAR


(NOT: Bu yazı Yeni Türkiye -Türk Dünyası Özel Sayısında yayımlanmıştır: Cilt: II-* Sayı: 16* Yıl: 3* Temmuz-Ağustos 1997* s. 2062-2066)



Tarihçe

Kumuk Türkleri* bugün büyük çoğunluğu
(1992 tahminine göre 250000 kişi) Rusya Federasyonuna bağlı Dağıstan
Özerk Cumhuriyetinde* geriye kalan kısmı (yaklaşık 50000 kişi) Çeçen ve
Osetya Özerk Cumhuriyetlerinde yaşayan* Azerbaycan Türklerinden sonra
Kafkaslardaki en kalabalık Türk kavmidir. Kumukların bir kısmı* Çarlık
Rusyasının Kuzey Kafkasya'yı istilâsı yıllarında ve bilhassa Şeyh
Şamil'in esir düşmesinden sonra Osmanlı Devletine sığınmışlardır.
Bunlar hâlen belli başlı olarak Tokat'ın Üçgözen ve Kuşoturağı*
Sivas'ın Yavu köyünde yaşamaktadırlar.

Kumuk Türkleri Kuzey Kafkasya'daki
Kumuk ovasının ve Dağıstan'ın dağlık kesiminin yerli halklarındandır.
Etnik bakımdan Kıpçak ve Oğuz boylarının bu sahada kaynaşmasından
meydana geldikleri ileri sürülen Kumuk Türklerinin dillerindeki Kıpçak
ve Oğuz grubu özellikleri bu görüşü desteklemektedir.

Kumuk adının geçtiği en eski kaynak* Mahmud Kâşgarî 'nin Divânü Lûgati't-Türk adlı eseridir. Mahmud Kâşgarî * Kumuk kelimesinin karşılığı olarak "Bir zaman yanında bulunduğum Beylerden birinin adı"; kumuk karşılığı olarak "At gübresi. Başka gübreye bu ad verilmez."; kumukla-
karşılığında ise " kumukladı: 'at kumukladı= at pisledi* tersledi'. Bir
kimseyi 'Kumuk' boyuna nispet edersen yine böyle denir. Bu* bir adamın
adıdır." bilgilerini vermektedir. Bu kelimelerin "at gübresi" ve "atın
terslemesi" gibi sözlük manaları bir yana bırakılacak olursa açıkça
anlaşılıyor ki Kumuk Türkleri* daha XI. yüzyılda kendi adlarıyla tarih
sahnesindedirler.

Kumukların ülkesi VII. yüzyıldan
itibaren Hazar Devletinin sınırları içine alınmıştır. Bugün Kumuk bilim
adamları da Kumukları* Hazar Devletinin kurucuları olarak
göstermektedirler. Hazar Devletinin son başkenti Semender* Kumuk ülkesi
sınırları içindeydi. Kumuklar arasında yayılmış olan "Anci-name"*
"Derbent-name"* "Karabudaxkent-name" adlı tarihî
âbideler* Hazar Devleti devrinden bahseder. Hattâ* Hazarlar arasında
yaşamış olan Ebu Hamid el-Garnati'nin tespit ettiği ve Hazar sözü
dediği bütün kelimeler bugün Kumuk Türklerince kullanılmaktadır.

Zeki Velidi Toğan'ın verdiği
bilgilere göre Kumuklar* Oğuz destanının Müneccimbaşı tarafından
istifade olunan bir rivayetinde* Oğuz Han zamanında Derbent'in
muhafazasıyla memur edilen Kıpçakların bir boyu olarak zikredilmiştir.
Toğan'a göre* Azerbaycan ile Derbent Arapların idaresinde iken de
Kumukların burada bulundukları* Tarih al-Bab va'l-Abvab'dan
anlaşılmaktadır.

Dağıstanlı Kumuk âlimlerinden S. M.
Aliyev* M. R. Mahammadov'dan; Dağıstan'ı Arapların işgal etmesiyle
Hazarların İdil boyuna çekilmelerinden sonra Hazar denizi kıyısında ve
Temirkazık Dağıstan'da liderlik rolünün Kumuklara geçtiğini naklediyor
ve bu bilginin birinci kısmına katıldığını belirtiyor; fakat onun
Kumukları Hazarlardan ayrı göstermesine karşı çıkıyor. Aliyev'in
fikrince Hazarlar ile Kumuklar* tarihî bakımdan da* kültürel bakımdan da aynı kavimdir.

Tarihî
durumları ve menşe'leri hakkında pek çok faraziye ileri sürülen ve
hattâ ekseriya Sovyet antropologları tarafından olmak üzere bazı Kafkas
kavimlerinin Türkleşmesi sonucu meydana geldikleri dahi söylenen
Kumukların; dil* edebiyat* din* yaşayış tarzı* örf ve âdetler ve diğer
kültür unsurları bakımından ele alındılarında ve yukarıda özetlenen
tarihî verilerin ışığında bakıldığında* gerçek bir Türk kavmi olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Hazar Devletinin yıkılmasından sonra
Kumuk Türklerinin kurdukları ilk müstakil teşkilat* 1578'de Sultan
But'un kurduğu ve tamamıyla millî bir Kumuk
beyliği hüviyetinde olan emarettir. Bu beyliğin Dağıstan'ın en
kuzeyinde yer alması sebebiyle* Kazan ile Astırhan hanlıklarının
yıkılmasından sonra daha güneye inme imkânı bulan Ruslarla Kumuklar
karşı karşıya gelmiş oldu. Kumuk Türkleri* 1594 yılından itibaren
başlayan Rus saldırılarına ve işgal hareketlerine karşı* diğer Müslüman
Kafkas kavimleriyle birlikte XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar
kahramanca mukavemet ettiler. Ancak
Ruslara
karşı sürdürülen mücadelenin son bayraktarı Şeyh Şamil'in 1859'da esir
edilmesiyle Dağıstan ve diğer Kafkas bölgeleri hızla Rusların eline
geçmeye başladı. Zaten yüzyıllar süren savaşlar Kumukları ve diğer
Kafkas kavimlerini bîtab düşürmüştü. Böylece Ruslar 1867'ye kadar bütün
Kafkasya'yı istilâ ettiler.

Rus Çarlığının 1917'de yıkılması
sırasında Rusya'da meydana gelen iç karışıklıkta hürriyet ve
istiklâlleri için ayaklanan Kuzey Kafkasya Türk ve Müslüman camiası
içinde Kumuklar yine ön safta yer alırlar. Osmanlı devletinin de
desteğiyle Dağıstan* 11 Mayıs 1918'de Dağıstan ve Kuzey Kafkasya
Cumhuriyeti adı altında bağımsızlığını ilân etti. Kuzey Kafkasya
kabilelerinin bu sırada yapılan millî
kurultaylarında Kumuk Türkçesinin* yalnız Dağıstan için değil* bütün
Kuzey Kafkasya için birleştirici* müşterek bir dil olarak kabul
edildiğini de bu arada vurgulamak isteriz. Dağıstan ve Kuzey Kafkasya
Cumhuriyeti henüz toparlanamadan Mondros Mütarekesinin imzalanması
sonucu Osmanlı Ordusu Kafkasya'yı tahliye edince* Dağıstan
Kızılordu'nun istilâsına uğradı. 20 Ocak 1921'de Rusya Federatif
S.S.C.'ne tâbi Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.
1936 Sovyet Anayasası* Kafkasya'nın etnik çeşitliliğini yansıtmayan bir
siyasî ve idarî
bölümlenmeyi belirledi. Bu bölümleme sonucunda Kumuk Türklerinin büyük
bir kısmı Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinde* bir kısmı da
Çeçen ve Osetya bölgelerinde kalmış oldu. Sovyetler Birliğinin
dağılmasından sonra Dağıstan* Rusya Federasyonuna bağlı bir özerk
cumhuriyet hâline geldi.


Din
Bugünkü Dağıstan'da Kumuk Türkleriyle birlikte büyük bir çoğunluğu Sünnî Müslüman olan otuz civarında etnik grup yaşamaktadır. Bölgede özellikle XVIII. yüzyıldan itibaren Nakşibendî
tarikatı büyük bir nüfuz kazanmış ve Ruslara karşı yürütülen cihad
hareketlerini organize ederek prestij sağlamıştır. Dağıstan halkı
dinine bağlı olup ilme önem vermiş ve hemen her köyde bir medrese
yaptırmıştır. 1913'te Dağıstan'da 360'ı ulucami olmak üzere 2060 cami
vardı. Günümüzde Kumuklar* dinlerini yeniden öğrenme seferberliği
başlatmışlardır. Bu yolda gerçekleştirilen faaliyetlere örnek olarak
Kuran'ın Kumuk Türkçesine yapılan tercümesinin Tangçolpan dergisinin
1992 yılı 3. sayısından itibaren tefrika edilmekte oluşunu
gösterebiliriz. Ayrıca yine aynı dergide Hazreti Peygamber'in hadisleri
de Kumuk Türkçesiyle yayınlanmaktadır.




Dağıstan'ın başkenti Mahaçkala'da Türkiye Türklerinin 1990'larda yaptırdığı
Yusuf Bey Camii.


Dil ve Edebiyat
Kumuk edebiyat tarihçileri* Kumuk edebiyatının XV. yüzyılda yaşamış olan şair Ummu Kamal (Ümmî Kemal) ile başladığını* o devre kadar ise Kumukların edebiyatının Umumî
Türk Edebiyatı ile birlikte mütalâa edilmesi gerektiğini söylerler.
Osmanlı devletine de gelen Ummu Kamal* eserlerini Kumuk Türkçesiyle
değil* Osmanlı Türkçesiyle yazmıştır. Osmanlı Türkçesi* ünlü Kumuk
şairi Yırçı Kazak'a kadar Kumukların yazı dili olmuştur. Bu devirde
yetişen Kumuk şairleri arasında Amanhor (1670-1706)* Miskin Halimat
(XVIII. yüzyıl) ve Kakaşuralı Abdurahman (XVIII. yüzyılın sonu- 1870)
sayılabilir.

Yırçı Kazak (1830-1879)* Yeni Kumuk
Edebiyatının temelini atmıştır. Kumuk Türkleri arasında geniş bir
şöhrete sahip olan Yırçı Kazak* şiirlerinde hak* doğruluk* yiğitlik*
aşk gibi temaları işlemiş* bu arada halkı ezen beyleri de hicvetmekten
geri kalmamıştır.

Başka kayda değer bir Kumuk şairi ve din âlimi Abusupiyan Akayev (1870-1931)'dir. Akayev* şiirler yanında dinî eserler de yazmıştır. Kumuk bilim adamlarından Hasan Orazayev* onun Payxamarnı Yolu Bulan
(Peygamberin yoluyla) adlı eserini Mahaçkala'da* 1993 yılında
yayımlamış bulunuyor. Orazayev* bu kitapta Akayev'in sosyal* politik
konulardaki makalelerini; kitaplarına yazdığı önsözlerini*
mektuplarını* çeşitli şiirlerini* dinî konulu yazılarını bir araya getirmiş.

Kumuk edebiyatı son zamanlarda
çeşitli nevilerde ilerleme göstermeye başlamış olup pek çok şair* edip*
hikâyeci ve romancı yetişmiştir.

Bir edebiyat ve sanat dergisi olan Tangçolpan*
1917 yılından beri yayımlanmaktadır. Dergide yayımlanan şiirler*
hikâyeler ve çeşitli sanat yazıları* Kumuk edebiyatının gelişmesine
önemli katkılar sağlamıştır. Yine 1917 yılında çıkarılmaya başlanan Yoldaş gazetesi de* normal gazete işlevinin yanında edebî gelişmeye hizmette bulunmaya devam ediyor.

Kumuk halk edebiyatı zengin
mahsulleriyle nesilden nesile geçerek halk hafızasında canlı bir
şekilde yaşamaktadır. Bu mahsuller arasında yır adı verilen destanî mahiyetteki şiirler önemli bir yer tutar. Yırlar* hem edebî
zevke hitap eden hem de öğretici nitelikli şiirlerdir. En tanınmış yır
şairi* yukarıda sözü edilen Yırçı Kazak'tır. İkinci önemli nazım şekli sarın
denilen dörtlüklerdir. Sarınlar* bizdeki mani türünün karşılığı olup
düğün ve eğlencelerde veya münasip bulunan her fırsatta irticalen veya
ezberden söylenir.

Kumukların zengin bir atalar sözü ve
deyimler hazinesi vardır. Çeşitli kaynaklarda bunlardan binlercesi
tespit edilmiş bulunmaktadır.

Kumuk halk edebiyatı mahsullerini
derlemeğe ilk teşebbüs eden kişinin* kendisi de Kumuk Türkü olan şair
ve mütercim Mehmed Efendi Osman (doğumu: 1843) olduğu kabul
edilmektedir. Meşhur Altayist G. J. Ramsted de Kumukça üzrende çalışmış
ve 1904 yılının son aylarında bizzat geldiği o zamanki
Xasavyurt'a bağlı Yaxsay köyünde Kumukların dili* edebiyatı ve şifahî
halk edebiyatı mahsullerinin zenginliğini incelemiş* bir çok metinler
derlemiştir. Ramsted'in asıl maksadı* Kumuk Türkçesinin Kuzey
Kafkasya'da geniş bir yayılma alanı bulmasının ve başka yerli halkların
da bu şiveyi kullanmasının sebebini araştırmak olmuştur. Bazı
sebeplerle uzun yıllar yayımlanamamış olan bu materyalleri* Emine
Gürsoy Naskali İngilizce tercümeleriyle birlikte bir kitap hâlinde l991
yılında Helsinki'de yayımlamıştır.

Kumuk Türkçesinin Türk lehçelerinin
hangi grubuna dahil olduğu konusunda Türkologlar çeşitli görüşler ileri
sürmüşlerdir. Görüşlerdeki ayrılık* bu lehçenin alt gruplardan
hangisine girdiği noktasında toplanmaktadır; yoksa hepsinin ittifak
ettikleri gibi Kumuk Türkçesi* temel olarak Kuzey-Batı (Kıpçak) grubuna
dahildir. Ancak coğrafî konum ve sıkı
münasebetlerin bir neticesi olarak Güney grubundaki Azerbaycan
Türkçesine doğru yakınlık ve benzerlik gösteren bazı özellikleri de
vardır. Ses bilgisi bakımından en önemli benzerlik olarak kelime
başında Kuzey-Batı grubundaki
k ünsüzüne karşılık Kumuk Türkçesinde* Güney grubunda olduğu gibi g bulunması (meselâ: gişi "kişi"* gel- "gelmek"* gör- "görmek" v.b. gibi) ve şekil bilgisi bakımından ise gelecek zaman eki olarak -(a)caq /-(e)cek
(ancak bu çekimde de olduğu gibi Teklik ve çokluk I. şahıs ve çokluk 2.
şahıs ekleri Azerbaycan Türkçesindekinden farklıdır: Kum.
gelecekmen "geleceğim" = Az. geleceyem; Kum. gelecekbiz "geleceğiz" = Az. geleceyik; Kum. geleceksiz "geleceksiniz" = Az. geleceksiniz gibi) eklerinin kullanılması gösterilebilir.
1928 yılına kadar Arap alfabesini
kullanan Kumuk Türkleri* bu tarihte Latin harfleri esas alınarak
hazırlanan yeni bir alfabe kabul ettiler. 1938'de ise onlara diğer
Sovyet cumhuriyetlerinde olduğu gibi kiril esaslı bir alfabe kabul
ettirildi. Hâlen kullanılmakta olan bu alfabe* Kiril esaslı alfabeler
içerisinde en kullanışsız ve karmaşık olanlardandır. Bu konuda bir
fikir vermek gerekirse
Ю harfi* kelime ve hece başında hem yu* hem de ses grubunu temsil edebiliyor. İçerisinde kalın k veya g ünsüzleri bulunmayan ЮЗ =yüz "yüz" gibi kelimelerde* bu yüzden okuma güçlükleri baş gösteriyor. Üstelik aynı Ю harfi* ince sıradan kelimelerde "ü" ünlüsünü karşılamak için de kullanılıyor. Benzer durum Ё harfi için de geçerlidir.



Töbenkazanış köyünde bir Kumuk evinin abzarından (avlu) görüntü.
Bu ev örnek ev değil; hemen hemen bütün Kumuk evleri burada gördüğünüz gibi.

Kumuk Türklerinin halk hareketi: Tenglik
Kumuk Türkleri 1989 yılında siyasî mahiyette* millî bir teşkilat olan Tenglik hareketini kurdular. Teşkilatın maksatları; Kumukların kültürel* siyasî * ekonomik ve temel insanî
haklarını savunmak* bu ve benzeri alanlardaki meselelerinin
halledilmesi için teşebbüslerde bulunmak olarak özetlenebilir. Tenglik
hareketinin 1990 yılında çıkan 1 numaralı bülteninin 1. sayfasında yer
alan ve Kumuk şairi Z. Batırmurzayev'e ait olan şu dörtlükler* Kumuk
Türklerini millî uyanışta geç kalmamaları hususunda uyarıcı mahiyette olması bakımından Tenglik hareketinin anafikrini de seslendirmektedir:


KUMUK TÜRKÇESİ İLE

Tuwdu Çolpan* tang bilindi*
Boldu uyanma zaman
Şawla aldı dünya yüzün
Yuhlağanımız taman.

Gözüng aç* dört yakğa qara!
Getdi kerwan erterek.
Biz geçigip kalğanbız*
Enni hozğalma gerek.


TÜRKİYE TÜRKÇESİ İLE

Doğdu Çolpan* sabah bilindi*
Uyanma zamanı geldi.
Işık aldı dünya yüzünü
Uyuduğumuz yeter.

Gözünü aç* dört yana bak!
Gitti kervan erkenden.
Biz gecikip kaldık*
Artık harekete geçmek gerek.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://btioyo.eniyiforum.net
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Dünya'daki Türk Toplulukları   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Dünya'daki Türk Toplulukları
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Konyadaki Tüm Konserler

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
BTİOYO Forumu :: BTİOYO-TÜRKİYE :: Türlük ve Türk Tarihi-
Buraya geçin: